ANLAR

Eğer, yeniden başlayabilseydim yaşamaya
İkincisinde daha çok hata yapardım.
Kusursuz olmaya çalışmaz, sırtüstü yatardım.
Neşeli olurdum, ilkinde olmadığım kadar
Çok az şeyi
Ciddiyetle yapardım.

Temizlik sorun bile olmazdı asla.
Daha çok riske girerdim.
Seyahat ederdim daha fazla.
Daha çok güneş doğuşu izler,
Daha çok dağa tırmanır,
Daha çok nehirde yüzerdim.
Görmediğim bir çok yere giderdim.
Dondurma yerdim doyasıya ve daha az bezelye.
Gerçek sorunlarım olurdu hayali olanların yerine.
Yaşamın her anını gerçek ve verimli kılan insanlardandım ben.
Yeniden başlayabilseydim eğer, yalnız mutlu anlarım olurdu.
Farkında mısınız bilmem yaşam budur zaten.
Anlar, sadece anlar.
Siz de anı yaşayın.
Hiçbir yere yanında termometre, su, şemsiye ve paraşüt almadan
Gitmeyen insanlardandım ben.
Yeniden başlayabilseydim eğer, hiçbir şey taşımazdım.
Eğer yeniden başlayabilseydim
İlkbaharda pabuçlarımı fırlatır atardım.
Ve sonbahar bitene kadar yürürdüm çıplak ayaklarla.
Bilinmeyen yollar keşfeder, güneşin tadına varır
Çocuklarla oynardım, bir şansım olsaydı eğer.
Ama işte 85′indeyim ve biliyorum.
ÖLÜYORUM…

Jorge Luis BORGES
Reklamlar

İnsan yorulur insan olmaktan!

Emile Durkheim SUICIDE kitabıyla sosyoloji biliminin kurucusu sayılır. Emile Durkheim sadece istatistiksel veriler toplayarak sosyoloji de yeni bir dönem başlamıştır. Böylece sosyoloji de alan taramaları başlamış, neden / sonuç çözümünü darbeleyen, sosyolojiyi toplum sorunlarını çözmeden uzaklaştıran bir devir başlamıştır. 
 
Amerika kıtasının kuzeydoğusunda bulunan Grönlan’ın insanları ilkel şartlarda balıkçılık ile geçiniyorlardı. Danimarka bu insanlara içinde yaşayacakları ev verdi, intihar oranları nüfusa göre artmaya başladı. Bulunduğumuz zamandan bir örnek; BBC ilkel şartlarda yaşayan bir insan topluluğuna çağın bütün teknolojilerini veriyor, daha sonra bu insanlar hakkında gözlem yapıyor. Bu insanlar gün geçtikçe büyük şehirlerde yaşayan insanların halini sergiliyor ve depresyon gibi, stres gibi hastalıklara yakalanıyorlar. İçinde bulunduğumuz zaman yani tüketim çağı, bir insana gereğinden fazla şey yüklersen acı çeker, sığınacak yer bulamaz ve çöker diyor. Buna şöyle de diyebiliriz; insan yorulur insan olmaktan.
 
Hayattan zevk almamız, mutluluğumuz bizim özgürlük alanımızın genişliğiyle de alakalı biraz. Özgürlük dışımızdaki doğanının kavranmasıdır. Toplumsal ilişkinlik içinde kolektif mücadele ile bireysel mücadele harmanlanıp daha geniş özgürlük imkanları sağlanabilir, bilim ve teknolojideki gelişmeler gibi. Önce doyma ve korunma sorununu çözen insan, sonra bunlara ilişkin gustolar edinir. Üretimin teknik olanakları kendine daha geniş doldurabileceği boş zamanlar sunar. 
 
Gün içerisinde beynimiz ve bilincimiz hiçbir çatışmaya tahammül etmeksizin milyarlarca kararlar alır. Bunu vücudumuzun çalışmaları, duyularımızın algıları ve davranışlarımızın başlangıcı olmak üzere üçe ayırabiliriz. Davranışlarımız söz konusu ise de; bilinçli ve içgüdüsel olmak üzere ikiye ayırabiliriz. Her durumda da psikolojik yapımız baş roldedir. Mantık ise korkularımızdan kaynaklanan başka bir psikolojinin esiridir. Bunca sorun içerisinde insan kolay olanı seçer yani çevresine uyum sağlar. Sosyal davranışların beraberinde getirdiği huzurda cabası tabii. Ancak karar karardır ve mutlak sonuçları vardır. Eğer bu sonuçlar korkularımızı tetikleyecek düzeyde olursalar sosyal değil, bireysel davranırız.
 
HÜLYA ÇAKICI

Hipnoz Halindeyiz!

Özgürlük kavramı fikrimce bir insanın her istediğini yapması değil, belirli bir otorite tarafından yapmaya zorlandığı şeyleri yapmamasıdır.

Çeperdeki bütün sahte kimliklerden, maskelerden, kendinle özdeşleştirdiğin zihinsel illüzyonlardan vazgeçtiğinde merkezini de bulursun. Hayat zaten hep bir şeylerden vazgeçmelerin öyküsü, bebeklikten, çocukluktan, sevmekten, ayrılmaktan, ağlamaktan, gülmekten, inanmaktan, inanmamaktan, yeniden aşık olmaktan, yaşlanmaktan, vazgeçmekten. Vazgeçmeyi, vazgeçip de öylesine yaşamaktan ve bu gerçeğin gerçek olmasından kuşkulanıp yaşayarak denemekten.

İnsanların his duyları, gözlerin görmediği şeyleri hisleriyle görme imkanları var. Herkese kulağını aç, çok azına sesini ver. Dinlenecek çok insan, konuşmaya değer az insan var. Kendi içimizde bile öyle çok ikilemle karşılaşıyoruz ki, bir de karşınızdaki anlayamayacak kapasitedeyse iyice boğuluyoruz.

Sarsıcı olan insanların samimiyetsizliği ve olaylara olan duyarsızlığı, bu da yaşam enerjimizi azaltıyor. Hayvanların da fikirleri yok ama bu onları tehlikeli yapmaz aksine sevilmeyi iyi davranılmayı iki ayaklılardan daha çok hak ederler. Bu yüzden sadık bir köpeğin dostça, samimice kuyruk sallaması bazılarının nezaket kuralları altında yaptıkları gösteriş dolu samimiyetsizce davranışlarından ve içi boş sözlerinden daha çok değerli.

Fikrin ne kadar doğru ve güçlü olursa olsun, insanlar maddi değere ve popülist hareketlere göre değer verirler. Zengin bir iş adamı veya siyasetçinin yanlış fikirleri toplumda çok çabuk kabul görür. Senin fikrin ne kadar doğru olursa olsun maddi durumun zayıf ise fikrin ile birlikte horlanır, dışlanırsın ve insanlar senden vebalı gibi kaçarlar.

Ne toplumsal ne de hukuksal adalet hiçbir zaman tam olarak var olmadı, olmayacakta. Dünyanın tasarımından beri bu böyle. Ne yazılırsa yazılsın, ne kadar karşı mücadele verilirse verilsin mevcut sistem insanların değişmesine izin vermez. Bazılarımız yeterince kirlenmiş olan bu çarktan kurtulsak da çoğunluk halen düzenin değirmenine istemeyerek de olsa su taşımaya devam ediyor. Kendini bilerek kullandırmamak, birilerinin kişisel menfaatleri için fikirlerini basamak olarak kullandıktan sonra karşısındaki insanı kırmamak, satmamak gerekiyor.

Fikirsizlik insanı yaşamın mutlak anlamından ayırıyor.

HÜLYA ÇAKICI

Kullanılmayan Akıl Beyne Yüktür…

Geçmişini bilmeyen, araştırmayan, öğrenmeyen, ülkemizde yaşamayıp halimizden anlamayan insanlarla dolu her yer.

Fikri olmayan, konuşmayı bilmeyen, ezbere bir şeyler söyleyip ne dediği anlaşılmayan ama bunca cahilliğe rağmen kendisine deli gibi güvenen, insanlara saygısı olmayan, kendisinden başka kimseye konuşma fırsatı vermeyen insanlar mevcut, elle tutulur bir tane cümle kuramazlar. Mantık yok, bilgi yok, fikir yok, eğitim yok, boş laf çok.

Ahlak ve insani erdemlerin seviyesi tercihleri belirler, yetiştirilme tarzı ve üstüne yapılandırdıklarımız da buna katkı sağlar. İnsan öncelikle kendi ağızdan çıkan sözü kendi kulağıyla duymalı. Ama bazılarının aklına gelenler hemen dillerinden dökülüyor, diğer organlarını kullanmayı bile bilmiyorlar.

Cehalet ruhun bilinçsizliğidir, dolayısıyla kullandığımız dil ve üslup davranışlarımızı, davranışlarımız düşüncelerimizi, düşüncelerimiz algımızı ve ruhumuzu yansıtmaktadır.

Türkiye’de yaşayan herkes Müslüman değil, Türkiye’de yaşayan herkes milliyetçi değil, Türkiye’de Türkleri sevmeyen, zararımıza çalışanlar var yani en büyük düşmanımız aramızda. Hangi görüşten olursak olalım ülkemize sahip çıkalım.

Kazanmak için emek gerek cesaret gerek en önemlisi insanlık gerek. Yeryüzündeki tek virüs insan egosudur, onu çözersen otoriteyi de uygun kullanırsın inancı da, haliyle birlikte yaşamayı da becerir, düzgün bir toplum olursun.

HÜLYA ÇAKICI

Sevgi her yere yakışır…

Destan destan mısralar yazalım her satırına sevgi ile başlayalım. Sevgi şifadır, sevgi güçtür, sevgi değişimin mucizesidir. Sevginin yakışmadığı yer var mıdır? Nereye koyarsan oraya yakışır, yeter ki sevmesini bilelim. Sevmeye başlayan yaşamaya da başlar.

Bir tarafımız gökyüzüne bakıyor, bir tarafımız toprağa, sevmek sevilmek yoksa her şey boş, insanoğlu gidemiyor bir bakıştan öteye. Sevgi emek ister, altın tepside önümüze getirilmez, sevgiyi hak etmek gerekir.

Sevgi hayatın özüdür, sevgisiz kalmış her canlı hastadır, ilacı ise yine üstünü örttüğü sevgidir. Sevgiyle yaklaşarak güzelliğe işaret eder, aydınlığı görürüz. Mutsuzluğun sadece sevgi eksikliği olduğunu, kaynağın ise yine bizde olduğunu gösteririz.

Yaşadığımız dünyada bu pek mümkün değil. İnsanlar nefrette de, sevgide de dengeyi tutturamadıklarından kaybediyor ve mutsuz oluyorlar. Sevgimizi verdiklerimiz bizi ters düz ederken, nefreti esirgemediklerimiz bizi yine ters düz edebiliyor. Bu iki zıt kavramı hiç hak etmeyenlere uygulayabiliyoruz.

Sevmek herkesin yürek yapısına göre değişkenlik gösterebilir. Aşkta bir olgudur, insan algılayabilir sadece zaman içinde değil, an bazında da içimizden geçen bir radyo dalgası gibi. Gerçek, yalandan uzak, vardan, yoktan uzak. Yaşayarak öğrenilir, ulaşılan yere seninle yolculuk eder yaşadıkların.

Kimseye sevilmemek dokunmaz. Kimse kimseyi sevmek zorunda da değil. Ama birinin seni sevdiğini sanıyor ve o da buna seni inandırıyorsa bu kötü. Çünkü sevince kalbini açar, güvenir, inanırsın. Sonrası ise hayal kırıklığıdır, uğruna savaşlar verdiğin kocaman bir hayal kırıklığı.

Şemse sormuşlar: Aşık olmakla sevmek arasındaki fark nedir? Şems; senin baktığına herkes bakar ama senin onda görebildiğini herkes göremez.
Herkes aşık olabilir ama hiç kimse senin gibi sevemez. Tek fark sensin. Seni özel kılan sevdiğin değil, sevgindir…

Sevgi ve aşk her zaman var olmalı, bulunmalı, onlar olmadan hayat olmaz. Ama sanırım aşk korktu ve saklandı…

HÜLYA ÇAKICI

https://hthayat.haberturk.com/blog/haber/1063048-sevgi-her-yere-yakisir

Hayata Uyum Sağlamak Bile Değişimle Başlar…

Değişmeyen tek şey değişimin kendisidir. Hiçbir şey durağan değildir önemli olan değişimin hızına ayak uydurabilmektir.

Hayata uyum sağlamak bile değişimle başlar. İnsan bunu yaş aldıkça daha iyi fark ediyor. Zamanında öğretilmiş dar kalıpların ne kadar yanlış olduğunu tecrübelerle anlıyor ve değişimin zorunlu olduğunu görüyoruz.

Yenilikleri kabullenmemek zihinsel bir ölümdür, aynı fikri savunan kişi durağan, hareketsiz, ölü olarak yerinde kalır. Yenilenmek için değişim şarttır, bu değişim sancılı olsa bile peşinden gelen canlılığı armağan eder.

Düşünceleri sabit insanlar şimdiyi ve geleceği bir türlü anlayamamış, sürekli etrafıyla çatışma halindedir ve çoğu cümleleri bizim zamanımızda diye başlar. Oysa o zaman bitmiştir, gelişime götürecek olan şey ise şu anı, geleceği anlamak ve ona göre yeni fikirler geliştirmekten geçer.

Düşünmek varoluşun hafifliği olunca doğruyu, güzeli herkes için geçerliliğince görene, duyana, bilene, bilmek isteyene değişim mümkünken inadına kendi doğrularını dayatmanın insanın ne kendisine, ne de etrafına bir faydası olmadığını yaşayarak görürüz. Değişimi öğrenmek hayata dair olumluluğu kısıtlamadan özgürce çalışmalara açık olduğunda başlar ve kendine, etrafına faydalı olduğun zaman değişim de değiştirmeye değer.

Engeller senin zihnindir. Bu engelleri sen istemediğin sürece kimse kaldıramaz. Engeli bir tılsım kaldırsa bile kafayı değiştirmediğin sürece yeni engeller oluşturursun.

Hedefsiz ve amaçsız insanın önünde engel ve zorluk bulunmaz. Önünde kısıtlayan engeller ve zorluklar bulunan insan amaç ve hedeflerine doğru ilerliyor demektir.

HÜLYA ÇAKICI

Muhteşem İkiyüzlülük

70’li yıllar yer Fransa parlamentosu, kürsüdeki konuşmacı iyi bir sunum yapıp çalışmalarını anlatmış, muhtemelen geçerli not alacak iyi puan toplayacak. Karşı gruptan bir milletvekili yerinden; ‘Sen onu bunu boş ver, ben akşam senin eşinle birlikteydim, sen önce ailene sahip çık…” Ortalık karışır, iki grup birbirine girer, kavga, kıyamet. Kürsüdeki konuşmacı o gürültü patırtı içinde kürsüden sesini duyurmaya çalışmak için çırpınmaktadır, parlamento tatil edilir. Ve gazeteciler kürsüdeki konuşmacıya, herkes kavga ederken siz kürsüden sesinizi duyurmaya çalışıyordunuz, ne söyleyecektiniz? Konuşmacı, ‘BEN EVLİ DEĞİLİM onu anlatmaya çalışıyordum.’

Bizim gibi algı yönetimi çok kolay oluşturulabilen toplumlarda böyle bel altı konular rağbettedir. Bizim gibi toplumlar ekonomiymiş, dış siyasetmiş, eğitimmiş pek ilgilenmezler. Kitap okuma oranı %001 olan bir toplumda kadınların baş örtüsü en geçerli polemik konusudur. Isıt ısıt sür, ondan sonra karşındakiler yıllarca temizlemeye çalışsınlar.

Herkesin her söylediğini doğru bulmamak gerekiyor, herkes her şeyi doğru söylemez. Biraz şüpheci, biraz araştırmacı olmak gerekiyor yoksa sırtınıza binen çok olur.

Altyapı yoksunluğunun getirmiş olduğu sonuç kültürel deformasyon, ahlaki çöküntü. Etik değerlerden uzaklaşmak bir anlamda vicdan çürümesinin de sonucu olarak ortaya çıkıyor.

Önce yalanlarına kendini inandırıp, yalan olduğunu bilerek başkalarını inandırmaya çalışmak oldukça zor olmalı. Israrla söylenen söylevler de düşünme, düşünerek doğruyu bulma şansı herkese eşitken, kolayı seçtiğini sananlar zaman içerisinde yaşadıklarından gerçekleri belki yorgun, belki de üzülerek öğrenirler. Karalamak, kötülemek, bilinen güzel, doğru, iyi olan her ne olursa olsun örtülmeye, karartılıp kapatılmaya çalışılsada gerçeklerin ortaya çıkmak gibi bir durumu vardır. Kazandığını sananlar için ise belki yarına kalır ama yanlarına kalmaz.

HÜLYA ÇAKICI