Betonlaşma Artınca Geliştik mi?

Üretmeyen, üretemeyen, gelişmekte olan ülkelerin olayı inşaat sektöründen ibarettir, bu da uzun vadede ekonomik krize zemin hazırlar. Son yıllarda Türkiye Avrupa için iyi bir pazar konumunda, üreten ülkeden tüketen ülke durumuna döndük çünkü.

Önce uzun aylar vade, sonra senetle satış, tutmazsa fiyatlarda indirim. Talep olursa fiyat artar, kar etmek için reklam yaparlar. Satılamayan mal ve ürünün reklamı en çok yayınlanan reklamdır, satışları iyi giden ürün için hiçbir aklı başında tüccar reklam verip durmaz, zaten satışlardan memnundur buna gerek duymaz.

Kentsel dönüşümle ortaya çıkan yeni orta sınıfın yakaladığı rant fırsatını sürdürecek iktisadi yetiye sahip olmadığı öngörüsüne sahip olmayan firmalar yüzünden konut fazlası oluşuyor. Diğer taraftan Arap televizyonlarına verilen reklamlara bakmak gerekiyor ki, konut şatışı onlara yönelik yapılıyor uzun zamandır.

Sürekli betonlaşmaya yatırım yapılıyor çünkü para oradan geliyor. Nakit sorunu ve risk faktörleri yüzünden banka kredisi almak zorlaştı. Ayrıca faizi de yüksek, uzun vadede evin ederinin neredeyse iki katı faiz ödeniyor. Hal böyleyken ev de alamıyor orta sınıf, bu durumda sorunun temelini de bankacılık sektörü oluşturuyor.

Üretimin olmadığı, bacanın tütmediği, sanayinin, ağır sanayinin olmadığı ülkelerde ekonomi cam gibidir. Bizdeki gibi inşaat, harç ekonomisi ve sıcak katar parası ile bu cam en ince seviyededir. Uçak yaptık, gemi yaptık, ihraç edip sattık diyebilsek keşke ama bunun için altyapı yok, öyle bir altyapı için bir çeyrek asır daha gerekir o zamanda iş işten geçer. Peki ne yapacağız? Sanayiyi güçlendirip ilk önce ağır sanayisi olan ülkelerin ürettiği mamullerin parça yapımını yükleneceğiz, çünkü onlar artık bu işi yapmıyor yaptırıyorlar. Bunları alırsak zaten altyapı yavaş yavaş oluşmaya başlar ama öncelikle dış politikayı götürecek insanlar ve betona parayı gömmeyen bir üst akıl gerekiyor.

HÜLYA ÇAKICI

Reklamlar

Yeni Nesil Depresif Mi?

Nerede yanlış yaptık? Öz güvenli yetiştirmeye çalıştığımız çocuklar depresif, narsist gençler oldular? Belkide öz güveni yanlış yorumlayıp çocuklarımıza yanlış aşıladık. Ne ektiysek onu biçiyoruz bencil bir nesil ektik, onlarda istekleri olsun istiyorlar nereden, nasıl olduğunu sorgulamadan sadece olsun.

Genellikle yokluk içinde büyüyen ebeveynlerin varlık içinde büyüyen çocuklarında oluyor bu sorunlar. İstedikleri çoğu şeyden mahrum yetiştikleri için çocuklarının her istediklerini yapıyor böyle ebeveynler, kendi çektikleri çileleri çocuklarına çektirmemek için çok fazla taviz verdiklerini düşünüyorum. Çocuğun her istediği yapılıyor nesilde şımarık ve ukala olarak büyüyor, zorluk görmediği içinde hayatta küçük bir zorlukla karşılaştığında strese, bunalıma giriyor. Bu sorun eskiden tek çocuk problemi olarak biliniyorken artık günümüzde her çocuk bu şekilde ve onları memnun etmek çok zor.

Aşırı ilgi narsistleştirir. Sosyo kültürel değişimle ortaya çıkan yalnızlaşma, kendi komplekslerimizi tatmin ederken çocuğu şımartık, gerçeklerden kopuk yetişmesi ve bunun farkında bile olmamak. Telefonla ilgilendiği kadar çocuklarıyla ilgilenmeyen aileler, çocuklarını sakinleştirmek için telefon, bilgisayar verilip git oyna diyen aileler.

Doğa sistemler bütünüdür, doğadaki her canlı kendi varoluşunu bilir ve gereğini yapar. Ama biz insanlar bir türlü varoluşun uzun amacını bulamıyoruz, bulsak bile uygun davranışlar sergileyemiyoruz.

Çocukların ve bizim suçumuz olmadığını anladığımızda çocuklarımızın sürekli yenilenen teknoloji ile büyümelerine kızıyoruz. Kafamızdaki çağ ve yaşadığımız çağın gerekleri ile kendin olmayı başaramadığımızda, annesini anneannesinin eğitmediği ve kendisini yok saydığında saygısız olup, özsaygı yokluğuna takılır insan. Çocuklar yanlış yapmıyor çağın getirdikleri ile baş etmeye çalışıyorlar, aslında çok şey görmüş duyarlı ve hassas çocuklar. Çocuklara kızmak yanlış tek taşla kazanılmaz çünkü yine iyi idare ediyorlar ülkemizin şartlarında.

HÜLYA ÇAKICI

http://hthayat.haberturk.com/blog/haber/1056468-yeni-nesil-depresif-mi

Çin Nasıl Süper Güç Oldu?

Bir emperyalist gider bir diğeri gelir, devletler arası ilişkilerde romantizm olmaz. Ezilen bağırır çağırır, ağlar sızlar güçlenince ezen o olur. Olmazsa doğa boşluk kaldırmaz bir başkası onu alt eder. Tabi ezmenin ölçüsü ve yöntemi farklı olabilir bu da ayrıca tartışılır.

ABD, Çin, Rusya süper güç grubundadır, Hindistan bu yönde önemli bir yol almış durumda (dünyada yaşayan dört kişiden birinin Hintli), Almanya askeri gücünü eklediği anda süper güç olabilecek kapasitededir ekonomik gücü ve eğitimli halkı bunu bir kaç yılda yapabilir. Araplarda petrol ve para var ama Araplar süper devlet değil de sömürge devlet olurlar. Süper güçten kast askeri, ekonomik, siyasi güç olarak dünyanın başat güçleri arasında olmaktır.

Geriden gelenler kopya ürünlerle başlar, kısa zamanda da özgün ürünler üretirler. Alınan kalkınma planları, ucuz iş gücü ve kopyalayarak kendini geliştirme bunu sağlar. Bilgi iki şekilde elde edilir, çalışır icat eder, kendini geliştirir yada Çin gibi kopyalama bilgi birikimini sağlayıp doğru adımlar ile marka çıkartıp ihraç edersin.

Dünyada çıkan nadir elementlerin yüzde doksanı Çin’in elinde. Cep telefonları, uydu, uzay sistemleri ve elektronik teknolojinin tamamının ham maddesi bu nadir elementler topluluğudur. Dünyada sermaye ne tarafa kayarsa güç oradadır. Aslında Çin’in şu an dünyaya verdiği hiçbir bilgi yok, ucuz iş gücü ve köle işçi kavramları ile sekülerizmin (dini, ruhani meselelerden ziyade dünya hayatına odaklanılması yönündeki hareket) dibine vurmuş bir ülke görünümünde.

Çin’in on beş dolara çalışan milyonlarca robotlaşmış insanı mevcut. Eğer tüm dünyada düşünülen bu yöntemi uygulamada sabit kalsaydı şu andaki gücüne erişemezdi. Gurbetçilerimiz Avrupa’daki sermaye birikimini ve işveren olmalarını benzer yolla sağlamışlardır. Sadece kuru ekmek yiyerek en kötü işleri yapmışlar kazançlarını biriktirmişlerdir. Ve gün gelir o ezilen köle denilen insanlar zengin olurlar. 35 yıl önce Çin’in kişi başına düşen milli geliri 300 dolar, bizimki 2000 dolardı. Çin o yıllardan bu yıllara her yıl yüzde on dört büyüyerek geldi bu bizim ortalamamızın üç katı. Şimdi Çin’de sermaye sınıfı da oluşuyor. Amerika nüfusunun yüzde yirmisi okuma yazma bilmiyor ama süper devlet. Gücün yoksa sözün geçmez.

Emperyalist ülkelerin, yıllarca katlettiği, ezdiği Çin, Mao gibi bir devrimci liderin öncülüğünde ayağa kalkmıştır. Geleneklerine bağlı kalarak, serbest küresel ekonomiyi harmanlayarak, ipleri elden bırakmadan, yolsuzluk ve uyuşturucu ile mücadele ederek refahı hızla tabana yaymıştır. Bir buçuk milyar nüfusu ile böyle bir ülkeyi idare etmek hiç kolay değil ve bunu bizim yarımız kadar bakanlık ile yapıyorlar.

Bizim isteğimiz Türkiye’nin güçlü bir devlet olmasıdır. Süperlerin anlaşmazlığı Türkiye’nin yararınadır.

HÜLYA ÇAKICI

İnsanlar Neden Paraya Fazla Değer Verir?

Para güçtür, hayatta kalma çabasıdır. Kapitalist sistem insanları paraya empoze eder, ihtiyacı olmayan şeylere ihtiyaçları varmışçasına beyinlere kazır, fakir hissetmemizi sağlar ve bunu da televizyon, internet, günlük olaylar, söylemler, reklamlarla çok rahat bir şekilde başarır.

Paranın hükümdar olması ile devletlerinde bu hükümdarlığı korumaya çalıştığını bununla beraber devletlerin insanların protestolarını bastırmak için güvenlik güçlerini arttırdığını, protesto eden insanların öfkesinin doğru olduğunu ama bu doğru öfkelerini yanlış yerlere doğru yönlendirdiklerine şahit oluruz.

Günümüzde her şey para üzerine kurulu, parasız nefes bile alınmıyor, peki bu durumda neye değer verilebilir ki, sadece paranın sözü geçen, parayı amaç haline dönüştüren kapitalist düzen içinde. Eskiden önemli olan paylaşmakken yeni dünya düzeninde para amaç haline gelmiş ve insani değerlerin yerini almış durumda. Bizi buna ihtiyaç durumuna getiren kapitalist bir dünyada yaşamanın tek şartının neredeyse paraya bağlı olması ve tüketim toplumu olmamız için daha çok kazanmaya, harcamaya yöneltilmemiz sistemin kaçınılmaz doğal sonucu ve en kötüsü bu bir kısır döngü.

Para sayesinde istediğimiz her şeye sahip olabilme potansiyeli, param var alabilirim diyebilmek. İnsanlar parayla yapabildikleri şeyleri seviyorlar, paran varsa herkes sana saygı duyar, seni sever ve mutlu etmek ister. Mecbur bırakılıyoruz para olmadan yaşanamayacak dereceye getirilen düzende parayı baş tacı yapmaya. Günümüzün bütün ihtiyaçlarını karşılayan, olmazsa olmazı olan bir araç oldu para.

Paranın gücü hangi kapıyı açmıyor ki, bir fakirle bir zengin aynı kapıdan girebiliyor mu? Fakirin hayalinin gerçekleşmesi belki karnını doyurması ile sınırlıyken, zenginin hayali daha da yükselip üstün olabilmek olabiliyor. Aslında bizim toplumumuzun sorunu para değil asıl sorun yokluk, insanlar sahip olamadıkları şeylerin delisi oluyorlar. Ne aileden, ne de eğitim kurumlarından doğru düzgün eğitim almıyoruz bunun sonucunda ise sorunlar ortaya çıkıyor, paraya düşkünlük toplumsal bir sorun haline geliyor.

Aslında en güzel yatırım sevgi, mutluluk, huzur, ailedir. Para insanları olmadıkları karakterlere dönüştürüyor. Çocukluk döneminde bu şekilde empoze edilen gençler ileride para tutkunu oluyorlar, en son marka telefon, araba, ev vs. bunlar aslında toplumun dayatması ile oluyor. Başarı para da değil insan olabilmekte, değerlerimizi gelecek nesillere doğru aktarabilmekte, dünyayı yaşanır hale getirip koruyabilmektedir.

HÜLYA ÇAKICI

http://hthayat.haberturk.com/blog/haber/1056339-insanlar-neden-paraya-fazla-deger-verir

Hayat tüneli…

Hepimizin iş bulmak için gayret sarf ettiği bulunca da huzursuz olduğu bir süreçteyiz. İnsanların çoğu mutsuz, umutsuz, kaygılı mecburiyet ve yaşam kavgası elini kolunu bağlamış durumda.

Hayatın ne olduğu ile ilgili algılarımızı ortalama sıkıntılara denk gelecek seviyede tutarsak belki hayatımız biraz daha iyi olur.

İş hayatı da insanı çalıştıkça mutlu edebilir ve insanda daha çok çalışma motivasyonu oluşturabilir. Bu da ancak insanın kendisini tanıması ve bu doğrultuda hayatını şekillendirmesi ile gerçekleşebilir.

Hepimizin amacı var, hayattan beklentileri benzer. İyi bir üniversite bitireyim, iyi bir işe gireyim, fırsat olursa yüksek lisans yapayım, araba alayım, evleneyim, ev alayım, çocuk yapayım vs. üç aşağı beş yukarı aynı.

Bazı insanların hayatlarında yapabilecekleri ve gerçekleştirebilecekleri sınırlı, ömürleri boyunca kazanabilecekleri para belli. Emek, stres, yaşadığı maddi, manevi, psikolojik yıpranma da çalışılan yerin rahatı ve huzuru için. Kazandığımız para ise ortalamaya yakın veya ortalamanın altında bir hayat sürmemize ancak yetiyor. Halbuki insanlar risk alabilse, farklı fikirler üretebilse, farklı fırsatları görebilse, fırsatlar yaratabilseler kendi işlerini kurup para kazanabilirler ve zamanlarının çoğunluğu da kendilerine kalır.

Yaş ilerledikçe öncelikler değişiyor. Para kazanmaktan ziyade zamanı insanın istediği gibi harcayabilmesi, zamanını, ömrünü mutlu ve huzurlu geçirmesi, sevdiği ve değer verdiği kişilere daha fazla zaman ayırmak istemesi önem kazanıyor ama çoğumuz bu farkındalığa çok geç ulaşıyoruz.

HÜLYA ÇAKICI

Ekim Devrimi

Rusya’daki Ekim Devrimi biz Türklerin işine yaramıştır. Bu devrim olmasaydı ülkemizin doğu bölgesi ve pek çok yeri şimdi Türk toprağı olmazdı. Çarlık Rusya’sı devam etseydi birinci dünya savaşı Osmanlı’nın sonu olur ve Sevr’den kötü şartları olan bir barış imzalanabilirdi. Bolşevik ihtilali en çok Türklere yaradığı halde bu fikri benimsemedik. Sovyet Rusya 1921’den itibaren Türkiye ile komşuluk ilişkileri sürdürmüş, Büyük Britanya ile gizli antlaşmalar çerçevesinde hareket etmiştir.

Yalta Konferansında Büyük Britanya, ABD ve Sovyet Rusya yaptıkları gizli anlaşmalarla etki alanlarını belirleyip el sıkıştılar ve sonrasında soğuk savaş başladı. Türkiye, ABD ve Büyük Britanya’nın payına düştü. Stalin Türkiye’den toprak talebinde bulunup Gürcistan için Kars, Ardahan, Doğu Karadeniz’i istedi, bu talep üzerine Gürcistan Türkiye korkusundan Moskova, Türkiye ise ABD’nin yanında oldu. Böylece dengeler oluşmaya başlamış, Türkiye soğuk savaşta Amerika’nın müttefiki olunca NATO ve Birleşmiş Milletlere de girmiştir.

Ekim devrimi olmasaydı Sivasa kadar tüm doğu Trakya gidip, İstanbul’da Çarların olabilirdi. Rusya ile 300 yıl savaştık, bizleri Kırımdan, Kafkaslardan ve Balkanlardan sürerek, katlederek çıkardılar. Bir dönem iyi olduk ama sonra yeniden Kars, Ardahan, Iğdır ve boğazları istedi Ruslar. Sovyetlerle aramızın limoni olmasının nedeni bizim Küçük Amerika, onlarında Komünist olması değildi. Biz Cumhuriyet rejimine geçsek bile Türkiye ve Rusya arasındaki ilişkiydi bu. Yani Rusya hep can düşmanıydı ve öyle de kalacak.

Belki küçük Amerika hayali olmasaydı her şey çok daha farklı olabilir ve belki savaşlarda yaşanmayabilirdi. Ama ister Amerika olsun, ister Rusya her ikiside çok zarar vermiş ve vermeye devam ediyor ülkemize.

HÜLYA ÇAKICI

Mutluluk Oyunu Oynuyoruz!

Sana verilen bir yaşam var, iyi yaşarsın kötü yaşarsın bu senin tercihin olur. Belki sadece gerçek sensin ve senin algılarındır, belki bir döngüyedir hizmetimiz. Egomuzdan sıyrıldığımız zaman doğal döngü içinde görevimizi yerine getirmemiz dışında yaptıklarımızın izi kalır o kadar.

Keşke kalp kırılan değil, bükülen bir ey olsaydı o zaman daha kolay olurdu eski haline gelmesi. Fikrimce iyileşmenin temeli bırakmak, eski, çürük, yıpranmış şeyleri attığımızda enerji de yenilenip tazelenecek gibi geliyor. Tabi neyi, ne zaman bırakmamız gerektiğini anladığımız zaman daha da rahat olur, dolayısıyla keşkelerle yaşadığımız hayat yerini neyselere bırakır.

Güçlüklere boyun eğmemek zor olsa da her umutsuzlukta bir umut, her karanlıkta bir aydınlık, her bitişte bir başlangıç vardır. Son nefese kadar umut edebilmeli ve hayallerden vazgeçilmemeli ki hayatımızda çekilir olsun.

Arada yalnız kalarak kendimizle yüzleşmek iyi gelecektir. Kalabalıklar kaçıştır ama yalnızlık başlı başına bir yüzleşmedir. Kaçtığın düşünceler, kendinden gizlediğin gerçekler ve inkar ettiğin her şey zihninde yalnızken daha rahat canlanır. Bir hastalığı tedavi etmek istiyorsan önce o hastalığı teşhis etmelisin, teşhisi koyduktan sonra tedavi yöntemi bulunur, ama işin en zor kısmı teşhistir, yalnızlık dikkatli kullanıldığında çok iyi bir tedavi yöntemidir.

Bize bencil olmanın, kendimizi düşünmenin yanlış ve hoş karşılanmadığı öğretildi. Belki de bunu bizler yanlış anladık, anlamaya da devam ediyoruz. Bazı durumlarda ben bir benlik olarak algılanmalı bencillik olarak değil.

Kendini sevmeye başladığın zaman algılar da değişir. Hayat daha güzel ve sevilmeye değer görünür gözüne, başka bir boyuttan bakarsın dünyaya. Önce kendine saygı duyup sev ki, yıkılmadan güçlü olabilesin, zaman zaman ruh halimiz buna müsait olmasada yine de hayat çok güzel.

Yaşanacak çok şey var, günlük hayatın koşturmasından biraz uzaklaşıp seyre dalmak lazım. Yaşamak güzel yaşayarak yaşamak daha da güzel.

HÜLYA ÇAKICI