Ekonomide Vergiye Zam

2018 / 2020 dönemini kapsayan Orta Vadeli Programı; Kurumlar vergisi yüzde 20’den 22’ye yükseltiliyor. Binek otomobilde MTV %40 artacak. Şans oyunlarında ikramiye kazanan talihlilerden alınan vergi yüzde 10’dan yüzde 20’ye çıkacak. Sigara kağıdından özel tüketim vergisi alınacak.

Ekonomide vergiye zam yaparak sadece enflasyonu azdırırsınız. Her ay bir vergiye zam yapmak başarı değildir, kamu açığı böyle kapatılmaz. Kamu açığı kamu israfını önlemekle kapatılır. Bu ekonomiyi yönetme değildir, özel şirket gibi ekonomi yönetilmez, vatandaştan almakla değil, ekonomiyi iyileştirme yönetme ve üretimi desteklemekle olur.

Bizler daha iyi ekonomik gelişmeler beklerken vergi artışı ile karşılaştık. Şimdi üreticilerde maliyetlerini arttıracaklar vergi artışı ile birlikte. Kontrolsüz enflasyon rakamları beraberinde değersiz bir lira, daha çok çalışma ama bu çalışmanın karşılığı değersiz bir ücret ve pahalı bir hayat getirecek.

Zenginden vergi almak yerine teşvik vererek daha zengin yapıyoruz, dar gelirlinin küçük yardımlarla gözünü boyayarak, orta gelirlinin de sırtına biniyoruz. Devlet memurundan gelir vergisi adı altında yıllık alınan vergi, orta ölçekli bir kuyumcunun yıllık ödediği vergiden fazlayken, gelir vergisi üçüncü dilimi üç puan arttırıp yüzde otuza çıkarmak… Çalışanlara ikinci altı ay için çok az (50 / 100 TL arası) zam yapılarak gelir vergisini yüzde yirmiden, yüzde otuza çıkartarak ekstra kesinti yapmak…

İnternetten alınan vergi yüzde beşten yüzde yedibuçuğa çıkıyor yani yüzde elli zam geliyor. İş yerleri dışında telefonla konuşan kesim çok az kaldı. Cep telefonundan, internetten arıyor ve yazıyor insanlar artık. Bu bilindiği için telefon görüşmesinden aldıkları vergiyi düşürüp internetten alınan vergiyi ikiye katılıyorlar. Eziklik milletin genetik kodu haline geldi.

HÜLYA ÇAKICI

Reklamlar

Eski Ama Eskimeyen Taktik

Zorbalara dünyayı avuçlarında tutma gücünü veren şey herhangi bir ahlaki değer ölçüsü değil, ezilenlerin korkaklığıdır.

Roma Engizisyonu, Roma Katolik Kilisesinin savunduğu öğretiyi korumak için Papa III. Paulus tarafından 1542’de kuruldu. Genel olarak Calvinizme ve Luthercilere savaş açtı, cadılık ve büyücülükle de uzun yıllar mücadele etti. Bir manastıra yada piskoposun sarayına yerleşen engizisyon sorgucusu halkı kilisede toplayıp uzun vaazlar veriyordu. Amaçları yerel halkla ilişkileri sıcak tutmak, onların güvenini kazanmaktı.

Roma’da Engizisyon mahkemesi tarafından Aristoculuk ve sonsuz evren fikri yüzünden yakılarak öldürülen İtalyan filozof din bilimci Giordano Bruno, ‘Tanrı iradesini hakim kılmak için yeryüzündeki iyi insanları kullanır, yeryüzündeki kötü insanlar ise kendi iradelerini hakim kılmak için Tanrıyı kullanırlar.’ demiştir.

Hayr ve şer Allah’tandır. ‘Hayrihi ve şerrihi min Allahü Teala’. Engizisyon kendilerini din adamı olarak kabul ettirenlerin tanrısı adına yapılmıştır. Allah adına değil.

Tüm dinlerin şüpheyi şeytan vesvesesi olarak görmesi bir şeylerin sorgulanmaya başlanması korkusudur. Şüphecilik iman zayıflığı belirtisi olarak baskılanır ve sorgulama cehennem ateşi ile tehdit edilir. Hepsi daima koşulsuz iman adı altında açıkça körlüğü yüceltirler.

İnsanı insana düşman eden insanlık, bu düşmanlığı çıkaranların mensup oldukları dinleri kötü göstermesidir. Kusur dinlerde değildir insanlık kusurludur.

HÜLYA ÇAKICI

Sorun yok, sadece bekle…

Yaşam üzerine fazla geldiği zaman onu zorlama, biraz duraksa, neler olup bittiğine anlam verme.
Mutlaka yanlış bir şey oldu ve düşüncelerin ile
dileklerin aynı orantıda değildi ve varlığın ile buluşamadı.
Sorun yok, sadece bekle.
Güneş doğacaktır, çimler yeşerecektir, çiçekler açacaktır, rüzgar esecektir ve yağmur yağacaktır, zorlamaya gerek yoktur, olması gereken kendiliğinden olur!
İzlemeye devam et, şahitlik güzeldir, hem olayın dışındasındır hem de içinde, o bir dengedir, o anlamlıdır, şahit ol, tanık ol, olan ile bütünleş, güzellik olanların içinden filizlenecektir; zorlamaya gerek yoktur, olması gereken kendiliğinden olur…!
Albert Einstein

Amerikan burjuvalarından biri para ile yapılacak her şeyi yapmış fakat yinede mutlu olamıyormuş. Bunun üzerine hayatın anlamını sorgulamaya başlamış. Hayatın anlamını bana en iyi kim öğretir diye soruşturmuş. Çoğunluk, Hindistan’daki Hint gruları demiş. Bu da kalkmış Hindistan’a gitmiş. Oradaki en iyi gruya varıp, bana hayatın anlamını öğretir misin demiş. Gru olur demiş ve anlaşmışlar. Gru bir kişi çağırıp Amerikalıyı şuradaki sazdan kulübeye koyun demiş. İki hafta geçmiş. Adam acıkmış gelen giden yok. Kalkmış, gruya gitmiş susadım, acıktım demiş. Gru bir kişi çağırıp, buna her gün su arada bir de ekmek verin demiş. Adam üç beş ay böyle yaşamış sonra kuru yerde yatmaktan beli, sırtı ağrımış, kalkmış gruya gitmiş, durumu anlatmış, gru bir kişi çağırıp, şunun altına biraz sap, saman atın demiş ve adamı kulübeye göndermiş. Adam bu şekilde üç yıl kadar yaşamış. Fakat yalnızlıktan usanmış, ailesini özlemiş.
Tekrar gruya gitmiş, yalnızlıktan sıkıldım üç yıl oldu ailemi de özledim gidip ailemi bir göreyim demeye kalmamış,
Gru ayağa fırlayıp öfkeyle, geldiğinden beri dır dır edip duruyorsun git nereye gideceksen demiş.

İsteyipte elde edemediğin şeyler hayatı anlamlı, elde ettiğin şeyler de hayatı anlamsız yapar. Eğer hayattan beklentin yoksa hayatın anlamı da yoktur.

Mutlu Değiliz, Nasıl Olabiliriz?

Büyük resme baktığımızda mutluluğun küçük şeylerde saklı olduğunu görüyoruz. Bir parça çikolatada, bir kitapta, bir fincan kahvede yani çokta büyük şeylerde aramamak gerekiyor, zaten mutluluğa önem veren insan mutlu olmasını da biliyor demektir.

Bakış açısı pozitif insanlar mutlu olur. Hayattan çok şey istediğimiz için mutlu değiliz. Kiminin evi olmadığı için mutsuz, kimi arabası olmadığı için, kimi sevgilisi, kimi parası, kimi istediği gibi işi, kimi çocuğu vs. bizler kendi kendimizi mutsuz ediyoruz. İstekleri azaltırsak, elimizdekilerle yetinmeyi başarırsak mutlu da olabiliriz.

İnsanlar ne istediklerini bilmedikleri için bir arayış içerisindeler dolayısıyla mutlu da olamıyorlar. Hayattan ve insanlardan beklentisi ile doğru orantılı biraz mutsuzluklar. Beklentiyi düşük tutar, hayata bardağın dolu tarafından bakarsak mutluluk kat sayımızda artacaktır. Öncelikle karar vermemiz gerekiyor, gerçeklerimizden ve sorunlarımızdan kaçtığımız, o sorunlarımızı hep birilerinin üstüne yıkıp beklenti içine girdiğimiz için mutsuzluğumuz da iyice artıyor. İnsanların bize bakış açıları üzerimizde baskı uyguluyor o ne der, bu ne der gibi. Bunlardan uzaklaşmak özgürlüktür özgür insan ise mutludur. Küçük şeylerden mutlu olmayı öğrenmeliyiz, özenti içinde olmadan anı yaşayarak.

Dünyadaki acımasız sistem, insani değerlerden uzaklaşma, bencil bir yaşam anlayışı mutsuzluğun nedenlerinden bir kaçı. Küçük şeylerle mutlu olabilmek, paylaşmak, barışı ve kardeşliği yaşama geçirebilmek, toplumsal bilinç ve hoşgörü bunları yaşama geçirebilirsek belki mutlu da oluruz. Sonuçta isteklerin ve beklentilerin sonu sınırı yok.

Mutsuzluğun nedenlerinden biriside doyumsuzluk. İnsanlar hep daha fazlasını ister elindekilerle yetinmez her şeye sahip olamayacağımız için her şeyi istemekten vazgeçmek insanı rahatlatacaktır. Diğer bir neden mutlu olmak için uğraşmamak. Mutlu olmak için mutlu et. Birilerini mutlu etmek gözündeki, yüzündeki mutluluğun sebebi olmakta bir mutluluktur. Bir diğeri ise her şeyi kafaya takıyoruz. Hayat çok kısa kafaya takarak yaşayamayız. Ayrıca arada mutsuz olmazsak mutluluğun değerini de anlayamayız.

Yaşamla ilgili beklentilerimizi ulaşılabilir hayal edersek, gelecekle ilgili büyük planlar yapmadan yaşamaya çalışırsak mutlu oluruz. Anı yaşayamama sendromu var hepimizde. Kendimizi ne zaman ki dünden ve yarından soyutlarız işte o zaman mutlu da oluruz.

HÜLYA ÇAKICI

http://hthayat.haberturk.com/blog/haber/1054588-mutlu-degiliz-nasil-olabiliriz

Piyonlar Ölür Şahlar Alkışlanır!

Savaş fakirler için ölüm, zenginler için sermayedir. Savaşı sermaye sınıfı çıkarır din ve ideolojiler bahane, insan ise kurban edilir. Bir sorunda uğruna savaşılanlar kalır savaşanlar yok olur. Her şey stratejik bir oyundur, oyun bitince kavgayı çıkaranlar başka bir kavga için tekrar işbirliği içine girerler.

Yanılgı, adaletsizlik, zulüm, zalim. Başı, sonu belli olan aslında bize ait olmayan bir dünyanın haksız kavgası, hiç olmayan bir özgürlüğün sevdası, tatmin olmayan egolar, bitmeyen hırslar, korkular, korkaklar ve en önemlisi de hiçbir şeye inancı olmamak.

Savaşlar iki türlüdür. Sahada mücadele edip ölenler, masa başında oturarak diplomasi yürütenler. Günümüz dünya siyasetinde krallar ne kadar düşman olursa olsunlar aynı masada kozlarını ortaya koyar, askerleri de kanlarını. Bazen verdiğiniz mücadeleyi hiçe sayarcasına sonucu masadakiler belirlerler. Kurulan düzende dostu, düşmanı anlayamazsın sana verilen geçici önemin, ölüm sırası sana geldiği zaman bir anlam ifade etmediğini anlarsın. O zamanda çoktan iş işten geçmiş olur.

Oyun bittiğinde önemli olan kimin kazandığı değil, neyin kazanıldığıdır. Uzlaşma, uyum, menfaat, çıkar, fayda varsa her şey mubahtır. Uzlaşma varsa kaybedilenlerin anlamı yoktur, uzlaşma içinse mutlaka bir şeyler feda edilir. Şahların saltanatı daima oyundaki taşların kanıyla yükselir. Onu şah, bunu vezir, kendini at yada fil seçer ve bunu kabullenirsin ama piyon olmayı kabullenemezsin.

Şahlar ve vezirler karşılıklı jestleşir onlar için atlar, filler ve piyonlar tepişirler. Birbirine düşman edilenler savaşırken düşman edenler, düşman edilip kanı akanların kanlarıyla beslenirler. Tarafların kim olduğu önemli değildir, önemli olan şah ile vezirin masasında bugün ne olduğudur.

Savaşı emperyaller planlar, silah tüccarları organize eder, aptallar başlatır, fakirlerde ölür. Kullanılan piyonlar yok olmaya mahkumdur, sefasını yönetenler sürer. İşi yapan başkası, birbirini taktir edenler ise başkasıdır ve bu her zaman böyledir.

HÜLYA ÇAKICI

HİÇBİR ŞEY OLDUĞU GİBİ KALMAZ…

Dervişin biri, uzun ve yorucu bir yolculuktan sonra bir köye ulaşır. Karşısına çıkanlara, kendisine yardım edecek, yemek ve yatak verecek biri olup olmadığını sorar.

Köylüler, kendilerinin de fakir olduklarını, evlerinin küçük olduğunu söyler ve Şakir diye birinin çiftliğini tarif edip oraya gitmesini salık verirler. Derviş yola koyulur, birkaç köylüye daha rastlar. Onların anlattıklarından, Şakir’in bölgenin en zengin kişilerinden birisi olduğunu anlar. Bölgedeki ikinci zengin ise Haddad adında bir başka çiftlik sahibidir. Derviş, Şakir’in çiftliğine varır. Çok iyi karşılanır, iyi misafir edilir, yer içer, dinlenir. Şakir de, ailesi de hem misafirperver hem de gönlü geniş insanlardır… Yola koyulma zamanı gelip Derviş, Şakir’e teşekkür ederken, Böyle zengin olduğun için hep şükret der. Şakir ise şöyle cevap verir: Hiçbir şey olduğu gibi kalmaz. Bazen görünen, gerçeğin kendisi değildir. Bu da geçer…

Derviş, Şakir’in çiftliğinden ayrıldıktan sonra bu söz üzerine uzun uzun düşünür. Birkaç yıl sonra, Derviş’in yolu yine aynı bölgeye düşer. Şakir’i hatırlar, bir uğramaya karar verir. Yolda rastladığı köylülerle sohbet ederken Şakir’den söz eder. Haa o Şakir mi? der köylüler, O iyice fakirledi, şimdi Haddad’ın yanında çalışıyor. Derviş hemen Haddad’ın çiftliğine gider, Şakir’i bulur. Eski dostu yaşlanmıştır, üzerinde eski püskü giysiler vardır. Üç yıl önceki bir sel felâketinde bütün sığırları telef olmuş, evi yıkılmıştır. Toprakları da işlenemez hale geldiği için tek çare olarak, selden hiç zarar görmemiş ve biraz daha zenginleşmiş olan Haddad’ın yanında çalışmak kalmıştır. Şakir ve ailesi üç yıldır Haddad’ın hizmetkarıdır. Şakir, bu kez Derviş son derece mütevazı olan evinde misafir eder. Kıt kanaat yemeğini onunla paylaşır… Derviş, vedalaşırken Şakir’e olup bitenlerden ötürü ne kadar üzgün olduğunu söyler ve Şakir’den şu cevabı alır: Üzülme… Unutma, bu da geçer…

Derviş gezmeye devam eder ve yedi yıl sonra yolu yine o bölgeye düşer. Şaşkınlık içinde olan biteni öğrenir. Haddad birkaç yıl önce ölmüş, ailesi olmadığı için de bütün varını yoğunu en sadık hizmetkarı ve eski dostu Şakir’e bırakmıştır. Şakir, Haddad’ın konağında oturmaktadır, kocaman arazileri ve binlerce sığırı ile yine yörenin en zengin insanıdır. Derviş eski dostunu iyi gördüğü için ne kadar sevindiğini söyler ve yine aynı cevabı alır:Bu da geçer…

Bir zaman sonra Derviş yine Şakir’i arar. Ona bir tepeyi işaret ederler. Tepede Şakir’in mezarı vardır ve taşında şu yazılıdır: “Bu da geçer” Derviş, “Ölümün nesi geçecek? “diye düşünür ve gider. Ertesi yıl Şakir’in mezarını ziyaret etmek için geri döner; ama ortada ne tepe vardır ne de mezar. Büyük bir sel gelmiş, tepeyi önüne katmış, Şakir’den geriye bir iz dahi kalmamıştır…

O aralar ülkenin sultanı Mahmut, kendisi için çok değişik bir yüzük yapılmasını ister. Öyle bir yüzük ki, mutsuz olduğunda umudunu tazelesin, mutlu olduğunda ise kendisini mutluluğun tembelliğine kaptırmaması gerektiğini hatırlatsın… Hiç kimse sultanı tatmin edecek böyle bir yüzüğü yapamaz. Sultanın adamları da bilge Derviş’i bulup yardım isterler. Derviş, sultanın kuyumcusuna hitaben bir mektup yazıp verir. Kısa bir süre sonra yüzük sultana sunulur. Sultan önce bir şey anlamaz; çünkü son derece sade bir yüzüktür bu. Sonra üzerindeki yazıya gözü takılır, biraz düşünür ve yüzüne büyük bir mutluluk ışığı yayılır: “BU DA GEÇER YAHU” yazmaktadır.

Kanunlar Detaylarla İlgilenir!

Temeli yıkarsan inşaa olmaz. Tesadüf denen bir kavram yoktur. Toplumu topyekun imha etmek illa top ve tüfekle olmaz, zihnine ve algılarına sahip olduğunuz her birey artık kölenizdir.

Cehalet yıkılamaz, çünkü ahlakı sahiplenip ahlaksızca saldıran insanlar cahildir. Öyle bir toplum haline geldik ki kendinden olmayana hemen bir yafta yapıştırıyoruz.

Kanunlar detaylarla ilgilenmezse gerçekler nasıl ortaya çıkar? Hukuk devletlerinde yargıçlar tarafsız ve adildir o yüzden sabit kalırlar zemine göre oraya buraya oynamazlar. Bir ülkede bağımsız, tek taraflı yargı varsa her şey değişken olabilir.

Geniş milletiz mangal gibi yüreğimiz var. Acaba başka bir Türkiye daha yedekte varda bizlerin mi haberi yok. Buna gerçeklerden uzaklaşma deniliyor, kendimizi bir hayalin içinde kaybetmiş ne istediğimizi, nereye gideceğimizi şaşırmış durumdayız.

Anlatabilme kapasitesi yada karşı tarafın anlayabilme kapasitesi yetersizdir bazen. Çünkü inanç konusu algıda niyete dayalıdır. Niyetin neyse ona göre anlarsın, anlatırsın. İnsanların büyük çoğunluğu çoğu zaman gerçek olana değil inanmak istediği şeye inanır.

Çoğu insan istediği şeye sahip çıkmaz, çıkamaz. İnsanlar güçlü olduktan sonra hayatın kısa olması, görevlerinin ağır olması ve fırsatların geçici olmasının önemi de yoktur.

Cehalet mutluluktur. Zeki insanlar cahil kalamazlar, farkındalıkları arttıkça da mutsuzlaşırlar. Herkes kendisine zeki denilmesini istiyor ama başta kendisini tanımıyor. Başkasının aklı, zekası kıskanılmaz çünkü herkes kendisininkini beğenir. Bir insanın düşüncesine mantıksal, kanıtsal cevap verdiğinizde o insan hala aynı yaşamaya devam ediyorsa işte cahilliğinden korkacağımız insan o insandır.

HÜLYA ÇAKICI