Kim dürüst?

Dürüstlük insanlığın gereği olmalıydı ama günümüzde hızla tükendiği için çok değerli hale gelip ilave bir özellikmiş gibi ele alınarak hediye sıfatına ulaştı. Halbuki dürüstlük bir meziyet veya ayrıcalık değil, insanın genel özelliklerinden biri olmalıydı.

Dürüst insanlar için en kötü şey itibarlarının kaybolmasıdır. Bir inançsızlık başladığı zaman öyle gider buna ortam sağlamamak gerekir. İçeride ışık varsa dışarıdaki karanlıktan korkulmaz. Ve yıldızlar çok parlak gözükmese de varlığı ile yolumuzu aydınlatır. Hiçbir yararı olmayacağını bildiğiniz halde insan kalmanın önemli olduğunu düşünürseniz işte oradan onları yenersiniz.

Ama günümüzde dürüst insanların değeri yok, dürüstlük sadece kaybettiriyor. Ne kadar dürüst olursanız olun karşınızdaki kendisinden başkasını düşünmüyorsa dürüstlüğünde anlamı kalmıyor.

Ameller niyetlere göredir, konuşulan değil bizim ne niyetle yaptığımızdır önemli olan. Birilerinin yaptığı yanlış sizin yaptığınız yanlışı haklı çıkarmaz. Ne onların yaptığı, ne de sizin yaptığınız hatalı insanı hatalı gösterip, kendi yaptığınızı masum göstermez.

Sistem dürüst insanları eliyor. İnsanlar sistemde tutunabilmek için dürüstsüzlüğü seçiyorlar. Günümüzde biri, birileri dürüst kalmaya niyetliyse ve bu şekilde bir yaşam sürmeye devam etmek istiyorsa çok ağır bedeller ödemek zorunda kalır. Sistem onu dışlayacak, çevresi onu dışlayacak, yakınları bile anlamayacak. Kısaca toplumdan kopmak zorunda kalacak, yalnızlık en büyük yoldaşı olacaktır.

Dürüst insan parmakla gösterilecek kadar az, herkes bir başkasına göre yaşıyor ve kendisi olmaktan kaçıyor. Kişinin kendisi olmak meşakkatli, rahatsızlık verici ve zor geliyor. Rahatsız olmaya yatkın insanda çok, dolayısıyla ortalık birbirinin aynası insanlardan geçilmiyor.

HÜLYA ÇAKICI

http://hthayat.haberturk.com/blog/haber/1053795-kim-durust

Reklamlar

Atatürk analitik düşünmeyi öğretiyor.

Arkamda büyük bir kara tahta vardı. Atatürk “Kalk bakalım genç profesör tahtaya” dedi. Tahta başına vardığımda bana üç kelime yazdırdı. “Su, tuz, deniz”. Şimdi bu üç kelimeden Türkçe’de, Fransızca’da, Almanca’da kaç cümle yapılabiliyordu? Böyle bir soru ile hiç karşılaşmamıştım. Şaşkınlığım geçince aklıma gelen cümleleri sıralamaya başladım.

1) Denizin suyu tuzludur.

2) Suyu denizin tuzludur.

3) Tuzludur denizin suyu.

4) Suyu tuzludur denizin.

5) Denizin tuzludur suyu.

Şimdi bu üç kelimeden Fransızca’da ve Almanca’da ancak ikişer cümle çıkarılabiliyordu. Atatürk sordu. Bu durum Türkçenin lehine mi, aleyhine mi? Hafif bir irkintiden sonra dedim ki “Efendim, bir bakıma bu bir söyleyiş zenginliğidir.” Çünkü kurduğumuz beş cümle arasında küçük farklar vardır; bu bir çeşit nüans zenginliğidir.” Atatürk “evet ama” dedi “Bunun büyük bir sakıncası var.” Sonra ilave etti. “Milletler arası antlaşmalar niçin Fransızca yazılır?” Doğrusu bu soruya da hazır değildim. Fransa’nın büyük bir devlet oluşu buna neden olabilirdi. Atatürk “hayır” dedi. “Fransızca öyle bir dildir ki kelimelerin cümle içerisindeki yeri sağlamdır. Bu sebeple Fransızca bir metin yıllar sonra okunsa daima aynı anlama çıkar.”

İlginç bir görüştü bu…

(ALINTI / ORD. PROF. DR. SADİ IRMAK)

Atatürk burada analitik düşünmeyi öğretip, dilimizin zenginliğini ve eksikliğini belirtiyor. Türkçe dünyanın en eski ve en zengin dili ama maalesef yuvarlanması da en kolay dili.

Dilde yalınlaşmanın önemini vurguluyor, her kelimenin yeri sağlam, yıllar sonra bile aynı anlam çıkar. Dilini yabancı kelimelerden temizlemen gerek. Nüanslarından (farklarından) dolayı insanlar anlamları kaydırabilir, yani yeni anlamlar ekleyebilir ve bu da büyük bir tehlikedir.

Bizler her zaman Türkçe konuşuyorduk. Alfabe değişince konuşulan dil değişmedi. Arap alfabesini de kullansak Türkçe’nin bu durumu değişmez. Atatürk dili değil alfabeyi değiştirdi.

Dilde sadeleşmeden ilk bahsedenlerden birisi ünlü Mevlevi şeyhi Şeyh Galiptir, ardından 2. Mahmut ve 2. Abdülhamit  alfabe değişikliğini düşünmüşler ama büyük bir girişim olduğu için teşebbüste bulunamamışlar. Dilde sadeleşmeyi ve alfabe değişikliğini birlikte düşünmek gerekir. 2. Mahmut ve 2. Abdülhamit son derece güçlü padişahlardır. Osmanlı’da okuma yazma oranı kesin olmamakla birlikte erkek %7, kadın %1’den daha az. İletişimi kolaylaştırmak için 1914 yılında Enver Paşa imlası diye bilinen uygulamaya bile geçildi ama 1918’den sonra vazgeçildi. Dilde sadeleşmeyi ve alfabe değişikliğini Osmanlı yapacaktı ama Atatürk’e kısmet oldu ve başardı.

Hangi türden yazarsan yaz Fransızca’da tür olarak aynısı sabit, yukarıdaki beş çeşit sıralama ne olursa olsun Fransızca’da aynı. Atatürk Fransızcanın yapısal cümle kurgusuna ve diğer dil kurallarına vurgu yapıyor. (Syntax vs)

Fransızca da devrik veya zamirsiz (gizli zamir, fiil çekiminde anlaşılan) cümle kuramazsınız. İspanyolca’da bu biraz mümkündür. (zamirsiz cümle). Her iki dilinde kelime hazinesi (vocabulary) Türkçe’den zengindir ama kafa karıştırır, anadili olarak bilenler bile bunların çoğunu bilmez. Fransızların abuk subuk fiilleri vardır, bazı fiillerin anlamını onlarda bilmez.

kendisine hayran bırakan Atatürk hep önde, hep farklı, hep herkesten ileride.

HÜLYA ÇAKICI

Her şey karşılıklı…

Dik duranlar hayatı yeterince tanımış, görmüş, geçirmiş ve dik durmak zorunda kalmıştır. Büyüdükçe, olgunlaştıkça, yükseldikçe insanlara saygıdan eğilirler ezik oldukları için değil. Ve bilirler ki kendi ellerinden başka tutunacak el yok nereden ve nasıl bakarsa bakılsınlar.

İnsanın annesi bile onu karşılıksız sevmezken bunu bir yabancıdan nasıl bekleriz. İdeal aşk beklentisi buysa hayal kırıklıkları kaçınılmaz ama yine de başka türlüsü kabul edilemez geliyor. Aslında kimse karşısındakini maskesiz görmek istemez, bu çirkinliğe kimse katlanamaz, gerçeğine tahammül edemez.

Bir çok insan var ailesine rest çekip ayrı evde yaşayan, birbirlerini yıllardır görmeyen, üç karış toprak, üç kuruş para için birbirini silmiş ebeveyn, evlat ve kardeşler. Tüm iyi şeyleri sadece bir olay silip harcıyor, onlarca yaşanmışlıkları sonlandırabiliyorsun ve buna getirilebilecek bir açıklama yok. Hepimiz bir gün öleceğiz ama hiç ölmeyecekmiş gibi kalp kırmaya, zarar vermeye devam ediyoruz.

İnsanların gerçek yüzleri genellikle bize dönük olmayandır. Kim bir başkasının gerçeğine gerçek anlamda tahammül edebilir. Kişi zamanın akış hızına ters orantılı şekilde kendisini bulur, kendisini bulurken değişmez gerçek kendisi olur. Bu durumda insan kendisini tanımadan bir başkasını nasıl tanıyabilir. Dürtüler ve diğer koşulların dayatması zorunluluğuyla hareket ederken bir de kendi oluşumu söz konusu olunca denklem iyice bozuluyor. Artık insanlara istediklerini vermek gerekiyor ki, istediklerini alabilesin. Kimse kimseyle çok yakın değil sadece uyumlu bir alışveriş ve her şey bir zaman sonra bitiyor ve maskeler düşüyor.

HÜLYA ÇAKICI

Eleştirel düşünme!

Eğitimin amacı öğretmek olacaksa eğer bu insanlara sorgulamayı ve araştırmayı öğretmek olmalı.

Bilgiyi ahlaki çerçeve içerisinde kullanabilme yetisine sahip bireylerin yetişmesi için zorunlu olarak verilmesi gereken bir ders gerekiyor geleceğimize.

Kimin alim, kimin zalim olacağına karar verenlerin aslında alimden zalim, zalimden de alim yapmaya çalışmalarından kaynaklı yaşanan her şey. Hiçbir makam ve mevki insandan daha değerli olmadığı gibi makam mevkilerde insanlar içindir.

Bilgi, beceri ve yeteneklere göre sınıflandırmalar da birbirinden farklı karakterlere, zeka seviyesine, refah düzeyine ve farklı bölgesel kültürlere sahip çocukların aynı bilgileri almasının faydalı olup olmayacağı, işe yarayıp yaramayacağı tartışılır.

Özgür düşünceli ve kendi kararlarını kendisi verebilecek bireylerin yetişmesi siyasi partilerin, cemaat ve grupların, yanıltıcı reklamlarla ürün ve hizmet satan sermayenin işine gelir. İletişim araçlarında amaç, iletişimin kendisi araç olur.

Sığ düşüncelerden, aynılıktan, ezberlenmiş bilginin boğuculuğundan kurtulamıyoruz. Toplumumuz düşünmüyor, düşünülmüş şeyleri hafızada tutup yine o düşünülmüş şeyleri okullarda, üniversitelerde okumak zorunda kalıyoruz. Sonra üniversiteye gidiyoruz, öğrenmek üretmek kendimizi ifade edebilme farkındalığına erişebilmek için, karşılaştığımız şeylerin çoğu aynı sosyal beklentiler dışında. Çünkü gördüğümüz eğitimi devam ettiriyoruz, tam anlamıyla kendi düşüncelerimizi söyleyemiyor, her şeyi tanımlarda arıyoruz, her şeyin tanımı bilmek formülünü bilmek sistemde yeterlidir dayatmasıyla karşılaşıyoruz.

Okullarda eleştiri kültürü dersi olmalı. Toplumumuz eleştirmeyi de, yüceltmeyi de bilmiyor. Eleştirdiklerini yerin dibine geçirip eziyor, övdüklerini de en yüksek yere koyuyor.

HÜLYA ÇAKICI

Ayrıntılar güveni ve inancı azaltır!

Toplumun kabul etmeyeceği şeylere bile saygı duymayı öğrenmesi gerekiyor, dogmatik fikirlerden, sorgulanmamış ve üzerinde düşünülmemiş batıl inançlardan kurtulması gerekiyor. Çünkü bunlar varoluşa karşı bir yanılsama ve aldatmacadır. Gerçeğe sahip olduğunu düşünen bir insanın sorgulamaya ihtiyacı yoktur.

İsrail 1948’de kuruldu. Bugüne kadar savaş ve şiddetle ölen Müslüman sayısı 12 milyona yakın, İsrail ve Hristiyanların öldürdüğü Müslüman sayısı 50 binden az, yani Müslümanın kendi Şii, Sünni, Alevi vs. mezhep savaşında ölen Müslüman sayısı 11 milyondan fazla.

ABD ve Avrupa ülkeleri çıkarlarına ters düşen ülkelerle rekabeti engellemek için o ülkelerde dinci gericiliği körükler. Böylece sorgulama kabiliyeti olmayan insanları kendi çıkarları doğrultusunda yönetmek daha kolay hale geliyor.

Ayrıntılar güveni, inancı azaltır paranoyak bile yapabilir. Bütün çirkinlikler ve güzellikler ayrıntılardadır ince düşünür mutlu ve mutsuz olursunuz.

Müslüman, Hristiyan, Musevi vs. inanan inanır, inanmayan inanmaz kimseyi bir zorunluluğa itemeyiz, herkesin inancına saygı duymak zorundayız. Her şeyden önce dürüst, namuslu, saygılı, çalışkan, adaletli insan olmak gerekir sonrası teferruattır hiç kimseyi ilgilendirmez.

Ahlak ve adalet din ile değil, insan olmakla ilgilidir. Yani insani değerlerle dinin hiçbir bağlantısı yoktur. İyiliği yaradan emrediyor diye yapmak, kötülüğü yasaklıyor diye yapmamak kişilerin iyi insan olduğunu göstermez, insan vicdana göre davranır belli şartlanma gözetmez.

HÜLYA ÇAKICI

Adalet rüzgar gibidir!

Ahlak kavramını din ile ilişkilendiren bir toplum her türlü ahlaksızlığa kılıf uydurur. Akıl, bilim, vicdan gibi kavramlarla bağı kopmuş basit kurnazlıklar üzerine hayatlar yaşar böyle toplum insanları.

Adalet rüzgar gibidir küçükleri yıkar, ezer geçer, büyükleri ise deviremez itaat eder. Kendisinde olduğunu söylediği namus ve dürüstlükle övünen kişilerin belki de telaşla örtmeye çalıştığı günahları ve dolapları vardır.

Avrupalı Türkler aslen cahil ve geri kalmış Türklerdir. Yaşadıkları yerlerdeki kurallara uyup Türkiye’ye girdikleri andan itibaren özlerine dönerler. Her türlü kural dışı davranış, trafik kurallarına uymama, sağa sola çöp atma vs. hemen uygulamaya geçerler. İnsanın mayasında varsa ne yapsa, nereye gitse, ne okusa da değişmiyor bir şey. Avrupa ülkelerinde kanunlar oldukça katı uygulanır, kim olursanız olun kaçarınız yoktur. Çünkü devletler insanını terbiye ediyor, etmeli de.

İnsan haklarını savunan sözde Müslümanların para için yapamayacakları artistlik, üçkağıtçılık, çirkinlik yoktur. Çocuklarını bile kendi menfaat ve çıkarları için kullanırlar bunu bilmeyen Alman, Avrupalı vs. yoktur, artık kimin ne olduğunu çözmüş bu ülkeler ve insanları.

Bahçedeki çimlerin içinde çıkan kötü otları ıslah etmezseniz bir gün gelir bahçedeki çimlerin yerine tüm bahçe kötü otlarla kaplanır.

Yahudi’ye sormuşlar, para kazanmak için ne yaparsın? Yahudi, bir işe girip çalışırım.

Peki daha fazla para kazanmak için ne yaparsın? Yahudi, bir şeyler üretip satarım. Peki demişler çok zengin olmak istersen naparsın? Yahudi, alıp satarım, ticaret yani…

Bazen cahil olmanın, hiçbir şeyin farkında olmamanın daha iyi olduğunu düşünüyorum. Entel kelimesini bile iğnelemek, küçümsemek için kullanan bir toplumuz. Dünya için değer olacak hiçbir şey üretemiyoruz.

HÜLYA ÇAKICI

İnsan nedir?

İnsanlar üzerine günümüze kadar bir çok araştırma yapılıp kitaplar yazılmış ama yine de insan nedir sorusuna tam olarak cevap verilememiştir. İnsan dediğimiz canlı bir organizmadır, tarih boyunca aşağılanmış ve yüceltilmiştir ama kimse ortasını bulamamıştır.

İnsan Allahın en muhteşem eseri mi, yoksa yaradılışından beri cennetten kovulan, gözünü kırpmadan kendini şeytana satabilecek canlı mı, düşünen, akıllı bir varlık mı, yoksa ezbere yaşayan bildiğinden, inandığından şaşmayan sabit fikirli canlı mı? Konuşabilen, düşünebilen bir varlıktır insan. Hayvanlarda düşünür peki onların insanlardan farkı nedir? Hayvanlar içgüdüsel ve imgesel düşünürler, insanlar ise kavramsal düşüncelerini dile getirebilen, gerçekleştirebilen canlılardır, bu yüzden kimse düşünceyi onu ifade eden sözcüklerden ayıramaz insan bunlardan ibarettir çünkü.

İki eli olan, iki ayağı üzerinde dolaşan, sözle anlaşan, akıl ve düşünme yeteneği olan (bu özellik her insana mahsus değildir) canlı türüne insan denilir. Bir canlının nankör olabilmesi için önce insan olması gerekir. Problemli bir varlıktır insan, dünyadaki tek sorunlu ve zararlı canlıdır. Kendi türüne ve diğer canlı türlerine, dünyaya ve evrene zararı dokunan canlıdır insan. Ekolojik sisteme faydasından çok zararı olan tek canlı türüdür. Tüm evrenin kendisi için yaratıldığına ve üstün olduğuna inanan, diğer varlıkları hiçe sayıp, hepimizin bir olduğunu kabul etmeyen canlıdır insan.

Kendi menfaatleri uğruna tüm canlıları yok sayan, dünyadaki bütün canlılar arasında en zeki yaşam formudur insan. Zekiliği insanoğluna zeka verdiğinden aynı zamanda kötüdür. Yaşamak için öldüren, öldürmek için yenilikler yaratan vahşi bir yaratıktır insan.

Çok karmaşık, aynı zamanda basit canlılarız. Hepimizin içinde sevgi var ama kimimiz yaşantımızla, kimimiz isteyerek sevgiyi bastırıp nefrete dönüştürürüz. Düşüp tekrar ayağa kalkabilen, bazen yenilgiyi kabul eden, bazen nefes almanın tadını hissederken bazen de aldığı her nefese lanet okuyan bir türüz.

HÜLYA ÇAKICI

http://hthayat.haberturk.com/blog/haber/1053573-insan-nedir