Tecrübe en büyük sermayedir!

İnsanın kendisinden başka gerçek dostu olmadığını ve sonunda dünün dünde kaldığını, yarının da güneş görmemiş olduğunu anladım. Hata yaptın, kaybettin, aradığını bulamadın, vazgeçtin, yoruldun, kızdın, korktun, kaçtın, yeniden denedin, aldatıldın, kandırıldın, hayal kırıklığı yaşadın yani yaşadın. Şimdi ise geçmiş geçmiş oldu. Yüreğimde olana inanıyorum ve her gün insanın neler yapabildiğine, başarabildiğine tanıklık ediyorum. Yaşananlara ve kendimize empatiyle bakarak, öz eleştiri yaparak, doğru sorular sorarak bulunan doğru yol ve kolayca çözülen sıkıntılar, bakış açısı.

Başka birisine dönüştükten sonra yorulmuş olmak fark etmiyor, yorulmaktan da yorulursun. Sonra yorulmaktan yorulduğunu unutur, gerçekten yorulduğunu anlarsın. Artık hep yorgunsundur. Ama bilirsin ki ayağa kalkmalı, ayakta kalmalısındır.

Önemli olan yaptıklarımızdan ders çıkarabilmek ve hatalara karşı hoşgörülü olabilmek ah dememek için. Ömrüm okumak ve çalışmakla geçti, gençken yapamadıklarımın şimdi zamanı geçti, insanlara bir şeyleri anlatıp anlamalarını bekleyerek zamanım geçti, başkalarının yükünü yüklenerek zamanım geçti. Bırakın kendi yüklerini kendileri kaldırsınlar, zorlamayın kimseyi, benim bunlarla zamanım geçti. Nasıl ve nerede olursak olalım hiç ölünmeyecekmiş gibi yaşıyoruz ve yaşayacağız.

Engeller bazen bir yerlere gelebilmek için itici bir güç olabiliyor, bir çeşit motivasyon kaynağı gibi. Düşünceler; geçmiş, deneyim ve zamandır. Zamanı kırpılan insanda taklit etmeye muhtaçtır. Bir çok insan düşündüğünü düşünür ama yaptığı ön yargılarını gözden geçirmektir ve böyleleri genellikle güzel olan her şeye kötü bakarlar. Kitaba, resime, sanata hatta hayata.

Hayatının yönetimini başkasına bırakan kendisini kuyunun dibinde de bulur, uçurumun dibinde de. Herkes gibi olmamak için kendimle barışık olmayı öğrendim ve kendime çok emek verdim. İnsan en çok kime emek verirse onu severmiş. Bende en çok kendime ve çocuklarıma emek verdim.

HÜLYA ÇAKICI

http://www.hthayat.com/blog/haber/1050603-tecrube-en-buyuk-sermayedir

Reklamlar

Asgari ücret ve Minimalist yaşam

İnandığını başarmak için tek engel kendisidir insanın. Değişim yoksa istekleri gerçekleştiren merci de olumlu cevap vermez elbette. Bağlantıları net görme zamanı artık. Sevgiyle, iyi niyetle yola devam. Hayata bakışı olumsuz olanlar hayatı olumsuz yaşıyorlar. Ve böyleleri de çok iyi standartlar içindeler, belki de denge kurmak için görevliler.

Tanımadığımız insanları etkilemek için para harcıyoruz, en yeni telefon, en yeni araba vs. Bill Gates, Mark Zuckerberg bakın, adamların milyar dolarları var ama tişörtle geziyorlar. Minimalist yaşam (sadelik, sadece ihtiyaç duyulanla yaşamak) tarzları tok olmalarından, bizlerinde minimalist yaşamayı öğrenmemiz en doğru şeylerden biri olurdu. Ama bir insanın minimalist olması için önce gözünün doyması gerek, kafası rahat ve her şeye sahip olacağını bilen bir kişi zaten doymuşluk hissiyle her gün aynı giysiyi giyinebilir. Standart yaşayan birine minimalist olmayı anlatmak zor, anlasa bile yapamaz. Fikrimce bu şahıslar da daha önce ne var ne yok yapmışlar ve bıkkınlık gelince de minimalist yaşam tarzını benimsemişlerdir. Herkes bu şekilde yaşayabilse ne hırs, ne ego kalırdı ve yaşanası bir dünyaya sahip olurduk.

Peki sadece her gün aynı tişörtü giymekle minimalist olunur mu? Oturdukları lüks rezidanslar villalar, kullandıkları milyonluk arabalar, sahip oldukları uçaklar da mı minimalist yaşam şeklini temsil ediyor? Sizde çalışın olur triplerini bırakın. Sen patron için çalışıyorsun, onlar kendi şirketleri için. Senin çalışman patronun cebini şişirir. Üç kuruşa saatlerce mesai yapmak kimseyi zengin etmez, patron değilseniz tabii. 1404 TL maaş alıp bunların sözde minimalist hayatına hayran oluyoruz, asıl minimalist biziz. Ufacık hayatlarımız var bir noktadan farksızız, kapital sistemde sermayen yoksa bir noktasın, bir hiçsin.

Zamanında hepsi birer öğrenciydiler, paraları yoktu ama fikirleri vardı ve fikirleri ile yatırımlar aldılar. Bizlere göre artısı ise Amerika’da yaşamaları. Çevre en büyük faktör. Hayatlarına hayran olmayı bırakıp illa hayran olunacak bir şey arıyorsak fikirlerine, girişimciliklerine, yarattıkları teknolojiye hayran olmalıyız, merak etmeliyiz, araştırmalıyız. Bunları yapamazsak 1.404 TL’ye devam ederiz.

HÜLYA ÇAKICI

DÜŞÜNCE SARMALI

PARADOKSİK NİYET
Bir şeyden ne kadar çok kaçınırsanız o kadar onun etkisinde kalırsınız. O kaçınmak istediğiniz şeyi ne kadar arzularsanız o kadar da ondan uzaklaşmış olursunuz.

PARANOİD KİŞİLİK BOZUKLUĞU
Yeterli bir temele dayanmaksızın, başkalarının kendi­lerini sömürdüğünden, aldattığından ya da kendileri­ne zarar verdiğinden kuşkulanırlar.

Dostlarının ya da iş arkadaşlarının kendisine olan bağ­lılığı ve güvenirliliği üzerine yersiz kuşkuları vardır.

Söylediklerinin kendisine karşı kötü niyetle kullanı­lacağından yersiz yere korktuklarından ötürü başka­larına sır vermek istemezler.

Sıradan sözlerden ya da olaylardan aşağılandıkları ya da gözdağı verildiği biçiminde anlamlar çıkarırlar.

Sürekli kin beslerler, onur kırıcı davranışları, haksız­lıkları ya da görmezlikten gelinmeyi bağışlamazlar. Özellikle çoğu, çeşitli referans fikirlerine bağlı olsa da, insanların kendilerine karşı gösterdikleri ya da kendilerinin öyle sandığı onur kırıcı davranışları unutmazlar. Bir sabah, fark etmediği için selam ver­meyen birini akıllarının bir köşesine yazar ve bunlara tepki göstermeden kin beslerler ama bazen de ani tepkiler gösterebilirler.

Başkalarınca anlaşılır olmayan bir biçimde, karak­terine ya da itibarına saldırıldığı yargısına varır ve öfkeyle ya da karşı saldırı ile birden tepki verirler.

ALOGİSME
(Fr. Mantık) Mantıkdışıcılık… Gerçeğe sezgi ya da inanla varabileceğini ileri süren öğretiler, gerçeğe mantıksal uslamlamayla varılabileceğini yadsıdıkları için bu adla anılmışlardır. Özellikle usaykırıcılar, inancılar ve sezgiciler, genellikle de gizemciler bu adla nitelenirler. Mantıkdışı, Sezgicilik, İnancılık, Gizemcilik.
(Fikrimce o zaman hassas kişiliğe sahip olanlar gerçekleri sezmede daha avantajlı konumda oluyorlar.)

HİPOKONDRİYAZİS
Herhangi bir hastalığı olmadığı halde, kişinin şiddetli ciddi bir hastalığı (kanser, kalp krizi, felç gibi) olduğuna en az 6 ay süreyle inanması ve bu konuda yoğun bir korku yaşamasıdır.
Bu kişiler normal fiziksel tepkileri (kalp atışı, terleme, öksürme, esneme, kabızlık gibi) yanlış yorumlarlar; sürekli farklı doktorlara giderler; bir hastalık ararlar; gereksiz yere birçok tıbbi tahlil yaptırırlar.
Sonuçların normal çıkmasına rağmen tatmin olmazlar ve doktor başvurularına, tetkiklere devam ederler.
Bu kişiler sonuçta öyle bir noktaya gelirler ki “bir hastalık bulmak isterler; hastalık teşhis edilmediğinde kaygıları daha da artar; bu doktor bilmiyor, hastalığımı bulamadı gibi düşünürler; eğer bir hastalık bulurlarsa rahatlarlar.
Bu hastalar, henüz saptanamamış ciddi bir hastalıkları olduğuna inanırlar ve aksine ikna edilemezler.

BİLİŞSEL ÇELİŞKİ KURAMI
Festinger’in bu kuramına göre insan davranışlarındaki temel kavram “biliştir”. Biliş, bilme eylemi, farkında olma eylemi ve yargı yetisi gibi kavramlarla açıklanabilir. Burada önemli olan insanın, dış dünya hakkındaki şeyleri algılayabilmesi ve onlar hakkında yargıda bulunabilmesidir. Günümüzde oldukça önemli bir yer tutan bilişim kavramı da buradan gelmektedir.

Bilişsel Çelişki Kuramına göre, insanlar davranışlarını ve düşüncelerini önceki değerlerine göre belirler. Bu değerler; inançlar, tutumlar ve gereksinimleri olabilir. Zamanla veya çevresel faktörlerle edindiğimiz tüm bu değerler kişiliğimize yön verir. Ancak asıl sorun bundan sonra başlar. Kişiler zaman içinde bu değerlerine tezat oluşturabilecek bir takım verilerle karşılaşabilirler. Bu veriler, kendi varsayımlarıyla çelişirse, bilişsel çatışma yani bilişsel çelişki oluşur.

Örneğin, bir kadın aşık olduğu adamı uzaktan tanımaktadır. Kadına göre adam mükemmeldir. Gerçektende uzaktan bakıldığında çevresi tarafından ilgiyle bahsedilen, oldukça iyi bir kişidir. Ancak sonradan bu adamın aslında bir kiralık katil olduğunu öğrensin. Bu durum, algısal olarak yıkıcı bir sonuç doğuracaktır. Normal şartlarda “kiralık katil” olduğu bilinen bir kişi kötü kabul edilir. Zaten bu duyulduğu an çevresi de ondan kötü bahsedecektir. Ancak yukarıdaki örneğimizde kadın bir bilişsel çelişkiye düşer. Adama olan aşkı bir şekilde devam etmektedir. Ancak önceki düşünceleri ve şu anki duyguları, gerçekle uyumsuzluk gösterir. Kadın önce bir çelişkiye düşse de zamanla bunu atmaya başlar. Hala adamın iyi olduğunu düşünmektedir. Hatta belki eskisine göre daha iyi.

KONVERSİYON
Altta yatan organik bir neden bulunmaksızın ortaya çıkan, bayılma, felç olma ve duyu kaybı gibi nörolojik belirtilerdir. Bireyler sorunlarının ruhsal olduğunun farkında değildir ve istemli olarak bu belirtileri kontrol edemezler, yani belirtiler bilinçli olarak ortaya çıkmaz. Konversiyon bozukluğu çok eski çağlardan beri bilinmektedir. Halk dilinde histeri olarak geçer. M.Ö. 400 yıllarında Mısırlılarda bu hastalığın belirtileri tanımlanmış ve nedeninin beden içinde dolaşan rahim olduğu ileri sürülmüştür. Konversiyon terimini ilk kullanan Freud’dur. Freud’a göre bilinç dışında bastırılmış ve rahatsızlık veren düşünceler döndürme mekanizmasını kullanmak suretiyle bu hastalığa neden olmaktadır. Bu hastalık kişinin ruhsal sıkıntısının beden diliyle ifade edilmesi olarak ta yorumlanabilir.

Herkesin anladığı bir dil vardır…

Öfkenize, nefretinize, umutsuzluklarınıza, düş kırıklıklarınıza kapıldığınız kadar kendinize de kapılın. Sadece bir gün izin verin kendinize. Sonuçta siz düşünseniz de, düşünmeseniz de kötü olan kötü oluyor, iyi olan iyi oluyor. Yani ömrün boyunca iyilik yaparsın kimse görmez ama bir hata yaparsın hemen göze batar. Ömrü boyunca kötülük yapan bir gün bir iyilik yapsa bakalım ne menfaati var derler. O yüzden başkalarını memnun etmek için çokta uğraşmamak lazım. Demişler ki; gerçek yar yaradandır gerisi yaralayandır.

Hayat onu yaşama biçimimiz, bizi biz yapan şeyler, tercihlerimiz ve vazgeçişlerimiz arasında kısa, uzun gidiş gelişler. Büyük bir sarkaç gibi salındığında, belki tam o ana değecekken, bir milim kalmışken, belki tekrar geri gelen bir döngü, bizi biz yapan korkularımız. Yaşam mücadelesi vermekten hayatın farkına varamıyor, içinde sürüklendiğimiz manipülasyonu fark edemiyoruz.

İnsanlar yaşama eşit şartlarda başlamıyorlar. Sadece içinde bulunduğumuz durumda en iyisini yapmaya çalışmak başarı oluyor. Ayrıca hayat önünüze fırsatlar çıkarıyor eğer fırsat olduğunu görebilir, kullanabilirseniz. İşte o zaman şartlarınızı çok yukarıya taşıyabiliyorsunuz. Her insanın kendisine göre bir yeteneği oluyor ama bunu fark edebilmek ve değerlendirebilmek gerekiyor.

İnsanın her zaman gücü olmaz tam randımanla yaşamaya. Hazır komut tarzında yaşayanlar da vardır mutlaka ama insan her zamanda dahil olamaz hayata, ruhunu uyutmak ister arada bir, gittim geleceğim yazısı asmak, bazen kendinden bile gitmek ister, kendi olma halinden bile izin almak. Bir süreliğine hiç kimse olmak ister.

İnsanlar ne olursa olsun, ne kadar ince ve hassas olursa olsun, hala bütün duygu ve düşüncelerini ifade etmekten uzaklar. Egonu öldürürsen hayatını yaşamaya başlarsın. Buluş başkalarıyla aynı şeye bakıp farklı düşünebilenler tarafından yapılır. Yaptıklarınız ve yapmadıklarınız şekillendirir hayatınızı. Kendini nasıl değiştiremiyorsan başkasını değiştirmeyi düşünerek hareket etmek havanda su dövmek ve kendini hayal kırıklığına uğratarak üzmektir.

HÜLYA ÇAKICI

Her şeye alışır insan…

İnsanların doğrularla yüzleşecek cesareti olmamasına ve yanlışlarında direnmelerine alıştım. Hayallerimin gerçekleşmemesine, kendimi kandırmaya alıştım. Boş vermeye, boş yaşamaya, anlaşılmamaya, hayal kırıklarına, ihanetlere, vefasızlıklara, özlemeye, yenilmeye, haksızlıklara, sabretmeye, yalanlara, takmamaya, beklemeye, kötü insanlara, adaletsizliğe, sahteliğe, iki yüzlülüğe, güvensizliğe, şanssızlığa, yaşamıyorken yaşamaya, yalnızlığa, samimiyetsiz insanlara inanmış gibi yapmaya, aptal rolü oynamaya, hep aynı filmi görmeye, insanların beni artık hiç mi hiç şaşırtmamasına, dost gibi görünüp arkadan vurulmaya, insanlığın insanlıktan uzaklaşmasına, hiçbir şeye ama aynı zamanda her şeye, yanlış anlaşılmaya, insanların doğruyu bilip de yanlışı savunmasına alıştım. Kimse için büyük beklentiler içerisine girilmemesi gerektiğine, insanlardaki egonun kişiliklerinden baskın olduğuna, kendi işlerine geldiği gibi davranmalarına, insanların yobazlaşmalarını görmeye, her gün yeni bir oyun yeni bir senaryo görmeye alıştım, alıştım artık hayatın oyunlarına, sürekli muhalefet edenlere, hiçbir şeye ama aynı zamanda her şeye. Yaşamak dediğin bu kadar yorucu olmamalıydı ama buna da alıştım. Hayat bizi neye alıştırmadı ki, zamanla her şeye alışır insan alışır her şeye.

HÜLYA ÇAKICI

Sözüm senettir diyenler, bahaneyle ödeme yaparlar!

Her geçen gün daha çok içime kapanıyor, sayılı görüştüğüm, yakın bulduğum kişileri daha çok eliyorum. Ne yazık ki artık normal olması gerektiği gibi davranan, düzgün konuşan, vicdanını kaybetmeyen ve düşünebilen insan görünce seviniyoruz. Bu dönemde bu ülkede yaşam gerçekten çok yorucu. Maddi ve manevi bir çöküş yaşıyoruz. Bu zor şartlarda zombi gibi sadece canlı görünen ruhsuz canlılar ile aynı yerde yaşamak zorundayız. İnsanlar birbirinin canını daha çok yakmak için uğraşıyorlar. Çoğu da yaşadığı bütün sorunlarının acısını tanımadığı insanlara sözlü saldırarak çıkarmaya çalışıyor.

Toplum öyle bir yozlaşmış ki iyi niyetle söylediğiniz bir şeyi bile hemen kötüye yorumluyorlar. Günlük hayatta en büyük sıkıntılardan birisi, hemen her şeye muhalefet oluyorlar. Herkes her şeyi biliyor, hepsi akademisyen, doktor, avukat, savcı, mühendis vs. Gerçekten başlar ayak, ayaklar baş olmaya koşar adımla ilerliyor.

Herkesin herkes hakkında tanısın tanımasın bir fikri, bir lafı var. Üstelik bazen görünen bile gerçeğin kendisi değilken. Mevlana der ki, ‘Cehalet insanı çirkinleştirir. Suskunluğum asaletimdendir. Her lafa verilecek cevabım vardır. Lakin, lafa bakarım laf mı diye, adama bakarım adam mı diye.’ Düşüncelerini hayata geçirecek kadar cesaretli olmayanlar ömürlerini cesaretli insanların dedikodularını yapmakla geçirirler. Korkularıyla yüzleşemez ve kendi yaptıklarını görmeyip sürekli kişileri eleştirirler. Karşılığını alınca da kudururlar. Bilmezler ki, dürüst olanın kaybetmekten korkusu olmaz.

Sözüm senettir diyenler gün gelir bahaneyle ödeme yaparlar. Davranış ve üslup kişiliği belirler. Dünyada hiçbir şey bedava verilmiyor, her şeyin bir bedeli var. Önceden hareket etmek ön ödeme gibidir. İrademizle yönlenen çabalar, fedakarlıklar, acı çekmeler vs. ön ödeme şeklidir ve hepsinin zamanı sıkıştırma gücü vardır. Dünyada her şey var, her şey yaratılmış ama ne yönde, nasıl, niçin kullanılırsa o yönde gelişir.

HÜLYA ÇAKICI

http://www.hthayat.com/blog/haber/1050489-sozum-senettir-diyenler-bahaneyle-odeme-yaparlar

Başarı nedir ki?

İnatla zorlukların üzerine gitmek ve pes etmemek işte başarmanın gücü. Mücadeleye devam etmek, kenara çekilmemek gerekir ki hepimizin yașaması gereken bir sahrası var. Hedef olmalı ve hedefe kararlılıkla, inatla gitmeli. Konumumuz ne olursa olsun hedefimiz ve inancımız varsa istediğimiz her şeyi başarabiliriz ama istemekten vazgeçmediğimiz sürece. Çünkü bizler kaçtıkça meydan onlara kalıyor yani mücadele etmeliyiz. Aslında insan fıtratı gereği her zaman bir hedef peşindedir. Ama yönünü bilmeyen bir gemi gibi de olmamak gerekir. Çünkü geminin sadece su üzerinde durması o gemiye hiçbir anlam katmaz, su üzerinde yüzmeli ve nereye neyi bırakması gerekiyorsa bunu yapmalıdır. İşte o zaman gemi bir iş yaptı ve anlam kazandı denilebilir. İnsan için en büyük tehlike ümitsizlik, karamsarlık, ruhsal çöküntüdür.

BAŞARI;
Sık sık gülmek ve çok sevmektir.
Akıllı insanların saygısını ve çocukların sevgisini kazanmaktır.
Dürüst eleştirmenlerin onayını almaktır.
Sahte dostların arkadan vurmalarına dayanmaktır.
Herkesteki en iyiyi bulmaktır.
Karşılık beklemeyi hiç düşünmeden kendiliğinden vermektir.
Geride ister sağlıklı bir çocuk, ister kurtarılmış bir ruh, ister bir parça yeşil bahçe, ister iyileştirilen bir sosyal durum bırakarak dünyanın iyileşmesine katkı da bulunmaktır.
Gönlünce eğlenmek ve gülmektir.
Tek bir kişi bile olsa, birinin sizin varlığınızdan ötürü daha rahat nefes aldığını bilmektir.
Ve tek bir kişinin bile sizden kasıtlı zarar görmediğini bilmektir.
İşte gerçek başarı bunlardır.

Bazıları hayata 10 – 0 yenik başlar. Dişiyle, tırnağıyla kazısa da geleceği nokta bellidir. Yalakalık başarının ilk şartıdır, her devirde ve dünyanın her yerinde işe yarayan önemli bir başarı anahtarıdır. Merak ise, potansiyelimizi açığa çıkarmamızı sağlayan bir enstrümandır. Yaşadığımız olaylar farklı duygular yerleştirir içimize eksik yada fazla ve onların doğrultusunda hareket ederiz. Yaşamımızın niçini var, nasılına da tahammül gösterecek güce sahibiz.

Ailesini geçindirebilmek için günde 12 saat çalışmayı istememek sorumsuzluk mudur? Zengin bir ailenin ferdi olarak doğmak özgürlüğümüzü etkileyecektir. Özgürlük yapabilme gücünü ortaya koyar dolayısıyla olanaklara da bağlıdır. Sahip olduğunu koruma endişesi, hayatını idame edebilme endişesinden daha ağır değildir. Mevcut düzende zengin birinin iflas etmesi için riske giren yatırımlar yapması gerekir. Zenginin özgürlüğünü kısıtlayan şey onun hırsıdır. Özgürlük, sorumlululuk kişinin iradesine bırakılmış her ikisi de istenirse sınırsız yaşanabilir, reddederse de kendi hapishanesinde çırpınmak kalır kişiye. Kendini ve dünyada bulunma nedenini çözenler için sonsuz özgürlük elini uzattığı her yerde ve kişiyle olur. İnsanın bir benliği olmalı ve o benliğin dışına çıkmamalı, hiç kimse için kendinden vazgeçmemeli.

HÜLYA ÇAKICI