Fevkalade cahillik…

Başarının kriterleri bellidir; içinde emek vardır, alınteri vardır, fedakarlık vardır, öz güven vardır, var olmak vardır, dürüstlük vardır, hedef vardır, amaç vardır, dik duruş vardır, mücadele vardır ve en önemlisi karakter vardır.

Bir gün Allah bir kişiye ne istersen vereceğim ama istediğin şeyden sana bir tane, komşuna iki tane vereceğim ona göre iste demiş. Adam düşünmüş ev istesem komşumun iki evi olacak, araba istesem benim bir arabam olacak, komşumun iki arabası olacak ve Allahım sen benim bir gözümü kör et, böylece komşumun da iki gözü kör olur. İşte bazı kişilerin hasetlik, çekememezlik ve cahillik seviyesi bu düzeyde…

Çıkarcı gücün egemen olduğu toplumlar da adalet saklambaç oynar. Hitler Alman halkının tüm desteğini almıştı, düşmanları ise Alman Yahudileri idi. Çünkü Alman Yahudileri çok zengindiler, Alman halkı da çok fakir. Bizim düşmanımız ise Cumhuriyet, çünkü özgürlük vadediyor. Özgürlük olmazsa insanlar köle olacak ve üç maymunu oynayacaklar. Her iki durumda da garip ve korkutucu olan ülkenin halkları nasıl bu durumu anlayamadı? Aslında Alman halkını felakete sürükleyen dönemin din adamları yani papazlardı. Hitler sadece durumu idare edip onları kullandı. Savaş sonrası Almanya gerçeği görüp din ve devlet işlerini ayırdı. Hemen demokrasiye geçip asli görevini yapması için papazı kiliseye yerleştirdi. Biz ise cemaatlerin yönetimlerinden gayet memnun gibiyiz.

İngiltere nasıl Yunanlıları kışkırtıp üstümüze saldırttıysa, aynı oyunu Polonya ile oynamış, toprak vaadedip Polonyalıların Almanya’ya ilk saldırıyı gerçekleştirmesine yardımcı olmuş, sonra da Polonya’ya sırt çevirmişlerdir aynı Yunanlılara yaptıkları gibi. Yani aslında savaşı başlatan Polonyadır. İpler Amerika ve İngilterenin elindedir. Yedi yıl iki tarafa yardımdan sonra kurtarıcıymış gibi ülkeyi işgal etmiştir. Almanya hala bile işgal altında olan bir ülkedir ve Amerika’nın ikinci ayağıdır. İkinci dünya savaşının tarihini aslında Almanlar değil, Amerika ve İngiltere yazmıştır. Bunu da gizlice hem Almanya’ya, hem de Rusya’ya para ve silah yardımında bulunarak başarmışlardır. Sonuç, böcek olmayı kabulleniyorsan kafana bastıklarında şikayet etmeyeceksin.

Güce tapan, kendine güvenmeyen tipler her yerdeler. Amaç yok, hedef yok, başarı yok, çözüm yok, okumaz, kafası karışmaz, sorgulamaz, biat eder ve bir o kadar da doğruyu bildiğinden emindirler. Bilim ve ilim ile ilgilenmeyenlere bir şey anlatamazsınız, anlamak gibi dertleri yok, anlamaya çalışmak için çaba sarf etmezler, ezbere üretim gücü ile yaşarlar. Güneş tutulması, ay tutulması kısa sürmekte ama insan beyni tutulduğunda yıllarca sürmekteymiş onuda anladık…

HÜLYA ÇAKICI

Reklamlar

AUSTRO-TÜRKEN

AUSTRO-TÜRKEN,
Avusturya’da yaşayan Türkiye’den gelmiş bütün göçmenlerin ortak adı.
Bugün en büyük gazetesi ‘Kronen Zeitung’un başlığı, Austro-Türken’ler ile ilgili. Çünkü referandumda %73’ü “Evet” demiş.
Şaşkınlar ve halk bu gazetenin facebook sayfasında da soruyor:
Doğduğunuz ülkenin politikası ve kaderi ile bu kadar ilgilenmeniz, bu kadar vatansever olmanız gözlerimizi yaşartıyor. Aynı takdiri doyduğunuz, vatandaşlığını alırken Avusturya’nın çıkarlarını da koruyacağınıza yemin ettiğiniz ülke için neden yapmıyorsunuz? Çocuk parası, işsizlik parası, sosyal kasadan yardım, ücretsiz anaokulu, ücretsiz eğitim kira yardımı, 6 ayda bir çift maaş, ucuza araba, ucuza benzin, et, tavuk, salam, sosisiniz vs. bizden. Yıllarca bu ülkenin ekmeğini yediniz, yardım kasasından yararlandınız. Bizim ülkemize ve Avrupa’ya “Nazi” derken, bir bürokratınız hakaret ederken, neden ekmeğini yediğiniz ülkeyi savunup, bize destek olup, kınamadınız da üstüne üstük ödül verir gibi %73 ile olayı taçlandırdınız?

Cevabı aslında çok basit:
1)Oy kullanılan yerlere Evet’çiler otobüs kaldırıp, bütün oyları garantiye aldılar. Çok iyi organize oldular.
2) Austro-Türken’lerin büyük çoğunluğu Karadeniz, İç Anadolu ve Doğunun iç bölgeleri kökenli. Şimdi Avusturya sert yaptırımlar peşinde. Kendisine yapılan haksızlık ve nankörlüğün hesabını nasıl soracağını düşünüyor.

15 yılı aşkındır Avusturya’da çifte vatandaşlık yasak. Türk vatandaşlığından çıkıp Avusturya vatandaşlığına geçenler, nasıl olsa bunlar duymaz, anlamaz diyerek tekrar gizliden Türk vatandaşlıklarını aldılar. Bu referandum ile bu olay açığa çıkıp, Avusturya Hükümeti uyanınca bu şekilde kendilerini kandıran herkesin peşine düştü.

Avusturya Hükümeti, Listeyi seçmen listesinden ve askerlik formlarından ele geçirmiş. Şimdi hepsinin Avusturya vatandaşlığını geri alıp, ekstra bütün yardımlarını kesiyorlar.
Austro-Türken’ler de Viyana Türk Konsolosluğu önünde çok çok uzun kuyruklar oluşturarak Türk vatandaşlığını geri iade için uğraşıyorlar.

(ALINTI / TAKUNYA)

Bunlardaki anlayış, Avusturya gavur ya onların her şeyini almak sevap mantığı. Kendilerini çok akıllı sanıyorlar, ekmek elden, su gölden rahat yaşarken biz burada asgari ücrete, ev kirası, okul parası, pahalı benzin, elektrik, su vs. geçinmeye çalışırken adamlar gayet rahatlar. Avusturya hükumetinin yerinde olsam hepsini kapıya koyarım.

Hani memleketi çok seviyorlardı? Ama vatandaşlıktan çıkmak için kuyruğa girmişler. Avusturya onları geri göndersin, asgari ücretle yaşasınlar da görsünler, neyin ne olduğunu bilmeden hariçten gazel okumak kolay. Ama onlara bir şey olmaz, Türk vatandaşlığından da çıkarlar, Türkiye’yi karanlığa da yuvarlarlar.

Uzaktan kumandayla ülkeyi mahvettiler şimdi de TC’den çıkıyorlar. Bu nasıl bir onursuzluk. Kendi ülkesinde iş bulamayıp Avrupanın hizmetçiliğini yapanlar, bir de bununla övünenler gelin sizleri bekliyoruz.

HÜLYA ÇAKICI

Ufku görebilsek cesur olacağız…

Ülkeler siyaset izlerken hep değişen dünya düzenine veya değiştirmeye çalıştıkları dünya düzenine göre hamlelerini yaparlar. Sorgulanmayan her düşünce, her olay keşkeleri bol hayat tarzı olarak geri döner. Dünyanın ilk uygarlıklarından olan Etiyopya’da sınır şehirlerin birbirlerine nasıl düşman yapıldığı, biz olmadıkları için kendileri açken, susuzken nasıl başkalarının peşkeşlerine seyirci kaldıkları, koskoca bir kıtanın nasıl talan edildiği… Tarih tekerrürden ibaret balık hafızalı, cahil topluluklar yüzünden bu tekerrür. Cahili kandırmak kolay, bildiğinden döndürmek zordur. Akıl sınırı olmayanın dil sınırı hiç olmaz, böylelerinin vereceği fayda konuşmamak ve var olmamaktır.

Uygar dünyayı inşa edeceğiz diyenler en başta vahşeti yaratıyor ve sözde uygarlıkların çıkarlarına hizmet etme halinde şekillendiriyorlar. İnsanoğlunun ilkel halinde şimdiki düzeydeki saldırganlık dürtüsü yokmuş. Toplumsal yaşamla üst yapının şekillendirdiği kabuller bu saldırganlığın dozunu artırmış gibi görünüyor. Aslında insan her gün kendisini yaratıyor, bazen üstüne bir şeyler ekliyor, bazen üstünden bir şeyleri kaldırıyor.

Referandumun sonucunda ister rejim değişikliği, ister sistem değişikliği denilsin sonuçta ölümlüyüz, Cumhurbaşkanımız da bir gün ölecek veya siyaset yaşamına son verecek. Asıl soru; ülkede geleceğimize yönelik bir siyasi plan yapılıyor mu? Yapılıyorsa ileri de siyasi lider kim olacak? Başkanlık sistemi yeni gelecek kişi için mi getirildi? Belki aceleyle olduğu için kendi seçmeni bile oy vermedi bu kişiye. Basit, hatta belki çok basit olabilir. Çünkü basit işler önemsenmez, görülmez ama hep bir plan vardır. Yapılan işlemler sadece Müslümanlara yönelik nedense, yıllarca plan yaptılar bizler de yıllarca bozduk. Bizleri geriye düşürenler sürekli içimizden çıkan kuzu görünümlü kurtlar oldu. Kendimizi ve gelecek kuşağı ilim, bilim, matematik, fen, tarih vs. gibi konularda en iyi şekilde yetiştirmeliyiz ki, ülke olarak ayakta durabilelim. Hepimizin bir hesabı olabilir ama unutmamak gerekir ki, en büyük hesap sahibi yüce Allahtır.

Yapılan her adaletsizlik hepimizin içinde bulunduğu gemiye açılan birer deliktir. O delikler çoğaldıkça ve tamir edilmedikçe, gemi su almaya devam edecektir. Bu durum gemidekileri daha çok korkutacağı için paniğe yol açacak, ruhsal bunalıma sokup, gemide olayların artmasına, huzursuzluğun dayanılmaz hale gelmesine neden olacaktır. Gemimiz sakin ve havanın açık olduğu bir zamanda değil, şimşeklerin çaktığı, dalgaların olduğu fırtınalı bir zamanda yol alıyor. Ama bu durum kaptan için çok büyük bir sıkıntı değil, çünkü gemi batacak olursa binecekleri gemileri var, olan yine gemiye ve gemidekilere olacaktır.

Kimin gittiği, kimin kaldığı kimsenin umurunda değil, giden gittiğiyle kalıyor. Hiçbir olumsuzluktan ders çıkaramayan, hava cıva kahramanlık taslayan insanlar olduk. O kadar karışık bir haldeyiz ki tatmin olamıyor, doymuyoruz. Olumsuzluklar, mutsuzluklar ve sorunlar besin kaynağımız olmuş durumda. Bu durum öz güvenle ve toplum içi yaşam görgüsüyle ilgili. Sevgi, saygı, görgüyle yetiştirilmiş insanların çoğunlukta olduğu toplumlardan nezaket kuralları geçerlidir. Şimdiler de ise kapitalizm görgü kurallarının geçerli olduğu toplumları da bozmaya başladı, ego ve bencillik ön plana çıktı.

Akıl sağlığını koruma moduna geçmek gerekiyor. Son zamanlarda çok fazla açıklamalara maruz kalmaya başladık, topu topu bir tane beynimiz var, var olanı da bir şekilde korumanın yolunu bulmak gerekiyor.

HÜLYA ÇAKICI

Bana Felsefe Yapma!

Doğduğunuz anda başka bir bebekle yer değiştirmiş olsaydınız nasıl bir hayatınız olurdu? ABD’de, Fransa’da, İngiltere’de veya Hindistan’da doğmuş olsaydınız şimdiki hayatınıza göre neler daha farklı olurdu? Değerleriniz, inançlarınız, tutumlarınız neler olurdu? Veya aynı toplumda daha zengin yada daha yoksul bir ailenin çocuğu olarak doğduğunuz bölgeden daha gelişmiş yada daha az gelişmiş bir bölgede veya farklı cinsiyette doğsaydınız hayatınız şimdi yaşadığınız gibi mi olurdu? Aynı eğitimi görebilir, aynı işe girebilir miydiniz? Aynı davranış ve tutumlara mı sahip olurdunuz? Kısaca aynı insan mı olurdunuz? Bunu düşünmek bireysel olduğunu düşündüğünüz bir çok şeyin büyük ölçüde toplumsal faktörler tarafından belirlendiğini anlamamıza yardımcı olacaktır.

Felsefe, bilim, sanat üçlüsü bir toplumda birlikte değer görür. Bilimi öğrenilmeden ezberlenen formüllerden, sanatı sahte, zorlama, şiddet, öfke, entrika içeren dizilerden ibaret gören bir toplumun gençleri felsefeyi de duyduğu gibi bilir. Felsefe yapma kafan karışır, consume, obey, die / tüket, itaat et, öl. Hele siyasette bunu söylüyor ve senin yerine düşünür, karar veririm diyen bir yapı varsa öğrenci de felsefi düşünceye direnir, önyargılı yaklaşır ve zor yerine kolayı tercih eder. Felsefe bizim gibi toplumlar da azınlığın işidir. Farkındalık sahibi okuyan öğrenci de bir o kadar azdır. Bir şeyler ne kadar çoksa o kadar yoktur.

Ülkemizde felsefeye olan ilgi çok az. Üniversiteler de bile felsefeyi, düşünmeyi, konuşmayı ve sorgulamayı seven insanların sayısı oldukça az. Bu durum kişinin içinden gelmesine / olmasına bağlı hale getirilmiş. Aslında felsefeye en çok ihtiyacın olduğu alan dinlerdir, çünkü insanların niçin inandıklarını bunun felsefi ve bilimsel sebeplerini bilmeleri gerekir, başımıza gelenlerin nedenlerinden birisi de ezbere Müslümanlıktır. Görüş ve bakış açısı olarak değerlendirilmediği sürece felsefe kimseye uğramayacaktır. Felsefe tanımsal olarak bile tam olarak anlaşılmayan bir alan olarak karşımızda duruyor. Her düşünceyi bir karşıt üreterek açıklama kısırlığı, felsefeyi din karşıtı olarak konumlandırarak kendisini gösteriyor. Soru sormaktan kaçınan ve derinlemesine düşünmekten aciz bir toplum var. Ayrıca insanlar pragmatizm etkisinde kaldıklarından felsefeyi yararsız bir etkinlik olarak düşünüyorlar. Ortaöğretim felsefenin temel kavramları dersi verilmediği için ilerleyen yıllar da felsefeye dair de ilgi gelişmiyor.

Tanrı kelimesini kullandığı için felsefe hocalarını dinsiz diye tabir ediyorlar bu derece alakasızlar. Toplumsal tabuları yıkmak oldukça zor. ‘Ya bir sus Allah aşkına bana felsefe yapma” bakışı ne yazık ki yediden yetmişe hakim.

Felsefenin tüm konu alanlarına nasıl yararlı olduğunu, farklı bakış açısı kazandırdığını, felsefenin gerçekte yaratıcıya ulaşmanın bir aracı olduğunu söyleyerek, tabuları bir anda yıkarak felsefe sevdirilemez. Ancak sevgi ve hoşgörüyle düşünceleri temellendirerek, anlatarak sevdirilebilir. Küçümseyerek ve ötekileştirerek hiçbir şey sevdirilemez. Toplumun büyük bir kesiminin felsefi konuşmalardan sonra takındığı tavırları sineye çekip dayanmak gerekiyor. Yavaş yavaş beyinler açılacak ve bu da dayanılması gereken uzun bir süreç.

HÜLYA ÇAKICI

Köy Enstitüleri en büyük eğitim reformudur.!

Köy Enstitüleri en büyük eğitim reformudur.!
Türkiye’de hiçbir başarı cezasız kalmıyor.
Köy Enstitüleri’nin kapatılması en yakın örneği. En büyük eğitim reformudur.
Asıl kapatılma sebepleri.
O zamanlar Devlette ve Ülke çapında önemli yerler edinen kişilerin, Enstitülerden, Enstitüdeki eğitimden ve oradan yetişenlerden KORKMASIDIR. Bu önemli eğitim hareketi, şehrin kompradorları ve doğunun toprak ağaları tarafından önce engellendi/sonra kapattırıldı.
Köy enstitüleri kapanmasaydı, Türkiye orta doğunun en güçlü ülkesi olacaktı. Bundan korkan ABD ülkemizdeki işbirlikçilerine kapattırdı. Emperyalizme geçit vermeyen Çanakkale ve diz çöktürülen Kurtuluş Savaşı Zaferimiz korku nedenleridir. Dış egemen Emperyalist ülkeler ve içerdeki basiretsiz kişilerin ortak çabalarıyla kapatılmıştır. Seksen öncesinde bütün köyler de okul vardı. Turgut Özal tarafından kaldırıldı. Çünkü yurdumuzun saygın insanlarının aydınlığa açılan kurumlarıydı.
Şehre göçü önlemenin tek projesidir. Rantiyecilerin işine gelmeyen bir durumdur.

Köy enstitülerini kapatan Adnan Menderes’tir. Toprak ağaları ve feodal güçler böyle bir uygulamanın kendilerini güçsüzleştireceğini öne sürerek kapatılmasını istemiş ve bunun için tüm Doğu-Güneydoğu oylarını vermişlerdir. Tabii asıl kapatılmasını isteyen Amerikadır. Marshal yardımına karşılık köy enstitülerinin kapanması ve Mısırözü yağı alması karşılığında bir çok maddeyi içeren anlaşmayı Menderes kabul etmiş ve imzalamıştır. Menderes’in Türkiye’yi küçük Amerika yapma söylemleri ve yabancılara toprak kullanım hakkı ilk Menderes zamanın da verilmiştir.
Köy Enstitüleri, halk kolay yolu tercih etmesin diye kurulmuştu. Ülkenin kalkınmasını sağladığı gibi işsizliğe de çözüm olacaktı. O zaman ki CHP’nin en büyük yanlışlarından biridir kapatılmasına engel olmamak. Bedelini hala ödüyoruz.

Bu iş çağdaş üretken, vizyon ve misyon işi. Şimdikiler de bunların hangisi var. Atatürk’ü bunlardan ayıran en temel özellik. Atatürk üreten. Diğerleri tüketen.
Sorgulamamak, ağalık düzeniyle yönetilmeye mahkum olmak, yıllardır Türkiye’de yaşanan acınası bir hal. O yıllar da hızlı toparlanan bir Türkiye var. Kimin işine gelir zeki bir toplum. Korku, bilinçli ve akıllı nesillerin yetişmesine engel oldu. Olmaya da devam ediyor. Örneğin, Aşık Veysel’de bir Köy Enstitüsü öğretmeniydi (Usta öğretici olarak 15 üstü Köy Enstitüsü gezmiş ve bazılarında uzun süre kalmış, öğrencilerle çalışmış, eğitim vermiştir. Saz öğretmeni olarak). Ve Aşık Veysel’i tüm Türkiye’ye tanıtan Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsü’nde yaptığı saz öğretmenliğidir. Günümüz de hala adının üstüne bir ad çıkmadı. Bu arada Ruhi Su’da Köy Enstitüsü Öğretmeniydi. Bu örnekler ne demek istediğimi anlatmak için yeterlidir. Rahmetli amcam da Köy Enstitüsü’nde okumuştu. Çok güzel yağlıboya, suluboya resim yapar, mandolin çalardı. İyi marangoz ve bahçıvandı. 6 şişle yün çorap örüşüne şahidim. Tüm bunları Köy Enstitüsünde öğrendiğini anlatırdı. Köy enstitüleri aklınıza gelebilecek her konu da bilgisi olan eğitmenler yetiştirmiş, bu ülkeye çok şey kazandırmış ama ömrü kısa olmuştur.
81 ile sıradan üniversite yapmak marifet değildir. Marifet medeniyetin ışığın da gerçek bir üniversite olan bu enstitüleri kapatmamaktı.
Dünya’da üretimin ve eğitimin bir arada yürüdüğü ender eğitim sistemlerinden birisidir. Keşke tekrar açılsa da eğitim, öğretim dersanelere kalacak kadar yerler de sürünmese.
Böyle devam etseydi, şimdi televizyonlardan, gazetelerden ve dünya basınından ülkemizle ilgili bu haberleri duyuyor olmazdık. Kapatarak kendi kaderimizi kendimiz çizmiş olduk. Bilim ve sanat toplumları kanatlanarak uçarlar. Uçamayanlar tavuk olarak kalırlar. Önlerine atılan bir avuç yemle yetinirken arkalarından alınan yumurtayı görmezler.
Ülkenin batışını hızlandıran bu ilim/bilim yuvalarının kapanmasıdır. Vebali kapatanların başına.
Düşünen insan, üreten insandır. Bu da birilerinin tekerine çomak sokacağı için Köy enstitüleri kapatılmıştır. Yükseliş ilerleme başladığında hemen bir balyoz gelip kafamıza çarpıyor. Oysa bu başarıları ileri götürmek için savaşmak lazım. Demek ki o gücümüz yoktu. Halen de yok.
Köy enstitüleri bu ülkenin uyanış destanının ve milli mücadelesinin onurudur. Binalar, yerler, şehirler yok edilebilir. Yok sayılabilir. Köy enstitülerinden vatana yayılan aydınlık unutulsun diye. Tarih topyekün yadsınabilir. Ancak köy enstitülerinin bu ülkenin eğitim hayatına kattığı aydınlık fikirler yok edilemez.
1985 yılında Diyarbakır’daki Dicle Köy Enstitüsünü, bir yıl sonra da Hasan Oğlan Köy Enstitüsünden geriye kalanları gezme şansım olmuştu. Tarım alanları, hayvancılık, arıcılık, marangoz atölyeleri, demircilik, terzilik, resim heykel, müzik ve daha sayamadığım birçok atelyeler. Orada okuyan çocuk hayatta gerekli olan, ihtiyaç duyacağı birçok beceriyi kazanarak mezun olacaktır. Kaldı ki o dönem yazar, ressam, ozan ve sanatçılarımızın çoğu Köy Enstitüsü mezunu değil mi? Bu ülkenin dibine dinamiti Köy Enstitülerini kapatırken koydular. Sonra da öğretmen okullarını kapatarak devam ettiler.

Belki eşi benzeri olmayan bir eğitim modeli değildir. Buna rağmen ülkemizdeki şimdiye kadar ki ve halen de en iyi eğitim projesidir/Eğitim yerleridir.
Her yıl, Köy Enstitüleri’nin kapatıldığı gün, yıldönümlerin de dünyanın her yerinden vatandaşlar aynı saatte beddua okusalar.! Bence bir süre sonra dayanamazlar ve yeniden açmak zorunda kalırlar. Tabii güncellenmiş örnek modellemeyle 🙂

HER İŞ GELİRDİ ELLERİNDEN. ÖNLERİN DE SAYGIYLA EĞİLİYORUM.

HÜLYA ÇAKICI

İki büyük lider…

Dünyaya iki büyük lider gelmiştir. Birincisi Allah tarafından alemlere rahmet olarak gönderilen dinimizin peygamberi; Hz. Muhammed Mustafa, diğeri Allah tarafından ülkemize nasip edilen, silah arkadaşları ile birlikte ezanımızın dinlenmesini, bayrağımızın inmemesini sağlayan Mustafa Kemal Atatürk’tür.

HZ. MUHAMMED (SAV), cahiliye döneminde sahte dinler üreten, sahte Tanrılar piyasaya süren, zengin ve para babalarına karşı direnip, halkını İslamla buluşturmuş, köleliği kaldırmıştır. Kız çocuklarının diri diri öldürüldüğü bir zaman da kızını omzuna alıp gezdirmiş, ‘ilim Çin’de de olsa gidiniz’ diyerek halkına cehaleti değil, aydınlığı göstermiştir. Bugün ise onun ismini kullanarak kendilerini şeyh, şıh ilan edenler ve onların kandırdığı halk ellerinde Kur’an, kalplerinde kinle dolaşıyorlar. Halk okumak yerine dinletilerek uyutuluyor ve dinletenler de kendi uydurdukları şeyleri dinletiyorlar. İsrail Amerika’ya Müslümanları öldürtüyor, Müslüman da Müslümanı öldürüyor. Cemaat liderleri Müslüman kanı dökenleri değil, Müslümanları yöneten ve Müslüman olan liderine hakaret ediyor, ettiriyor. Hiç İsrail ve Amerika’ya lanet okuyan, kınayan bir cemaat lideri veya müridi duydunuz mu?

Diğer lider ve devlet adamı olan, ‘dünyanın en büyük lideri Hz. Muhammed’dir’ diyen Mustafa Kemal Atatürk, silah arkadaşları ile birlikte haçlıları ülkemizden temizliyorlar. Mustafa Kemal Atatürk, Padişahlık zamanında egemenliği kendisine değil, milletine vererek dünyayı kendisine hayran bırakan bir liderdir. Ve halkına ‘benim sözlerim ilimle çelişiyorsa sözlerimi bırakın ilimi seçin’ diyerek cehaleti değil, aydınlığı seçmesini telkin etmiştir. Kulun kula değil Allah’a kulluk etmesini öngörüp, egemenliği kendine değil de halka vermiş, ülkesini kimsenin iç işlerine karıştırmadığı gibi, kimseyi de ülkesinin iç işlerine karıştırtmayarak büyük bir devlet adamlığı yapmıştır. Yahudilerin büyük İsrail devletini kurma hayallerini yıkmıştır. Yüzyıl önce Yahudilerin dünyanın sahibi konumunda olduğunu anlamış ve ülkesini ona göre dizayn etmiştir. Ama ondan sonraki devlet adamları ona değil, İsrail ve Amerika’nın dediklerine uymuşlardır. Yahudilerin sistemi demokrasiden, tek adamlığa, oradanda dedikleri yapılmazsa halkına düşman edip, tamamen ülkeleri ele geçirmek şeklindedir. Bundan dolayı Mustafa Kemal’i sevmezler, cemaat liderleri ve müridlerine Mustafa Kemal’e küfrettirip, vatan haini gibi göstertip, ayyaş, sarhoş, dinsiz vs. gibi iftiralar atarlar. Bunların gözlerini para hırsı ve menfaatler bürümüş, kalp gözleri mühürlenmiştir.

Elimizde Kur’an var ama anlamıyoruz, Hz. Muhammed (sav)’ın ismini sayıklıyoruz ama yapın dediklerini uygulamıyoruz. Atatürk’ün öngörülerinin hepsi tek tek çıktı ve çıkmaya devam ediyor. Bizler yine de iki büyük liderin yolundan gitmeye devam edeceğiz ve bölünmeyeceğiz.

HÜLYA ÇAKICI

Yurt dışı Türkleri…

Türkiyeyi çok seviyorlar ve Türk halkının refah içinde olmasını istiyorlar Avrupa’da yaşayan Türkler (). O zaman tüm mal varlıklarını buraya getirsinler. Almanya’da, Hollanda’da vs. kalmasınlar. Türkiye’ye izine gelirler ‘abow ne pahalı ülke ya nasıl geçiniyorlar burada, bin euro bozdurdum az önce düşürdüm sandım ataş pahası bura gavurun gözünü seviyim anam’ derler. Yıllardır Avrupa’da ama yaşadığı ülkenin dilini bile tam bilmez, kendi gettolarında yaşarlar, parasını yediği adama gavur der, kafir der, kurtlar vadisini izler milliyetçi duygusu kabarır, muhteşem yüzyılı izler ben Osmanlı torunuyum der, der de der ama Türkiye de yaşamaya yanaşmazlar.

Yurt dışında yaşayan Türkleri inceleyelim; Avrupa’daki Türk vatandaşları Avrupalının yapmadıkları pis işleri yaptılar. Eğitimleri düşüktü, dolayısıyla Avrupalı onlara biraz tepeden baktı. Çoğunluk oranın kültürüyle bütünleşemediler, içine kapandılar ve kendi gettolarına, camilerine, kahvehanelerine çekildiler. Avrupalıyı kıskançlık alttan alta nefrete dönüştü ve dine sarıldılar. Türk dizileri özellikle kurtlar vadisi veya muhteşem yüzyıl gibi diziler de 16. yüzyılın, büyük Osmanlının Avrupayı fethedişi, horlanmışlığı ve ezikliğini unutturdu.

Arap ülkelerinde bu biraz tersine işledi. Oradaki vatandaşımız iyi kötü bir demokrasi kültüründe yetişip oralara çalışmaya gitti. Ama orada gördü ki, basit bir hata kırbaçlamaya, yıllarca hapsedilmeye, hatta kellenin kılıçla uçurulmasına neden oluyor. Türkiye’deki demokrasiyi eksikte olsa mumla arar duruma düştü. Onlarda onun için yüksek hayır oyu verdi.

Amerika’ya gidenlerin sosyolojik durumu Avrupa’ya gidenlerden farklı. Avrupa’ya gidenler iş, ekmek peşinde, eğitimi düşük, genel olarak Orta Anadolu insanları. Amerika’ya gidenler ise ya orta sınıfın maceracı, girişken çocukları yada eğitim için oraya gidipte orada kalanlar, İngiltere’de de durum aynı. Çünkü 60’lı yıllarda başlayan Avrupa’ya işçi göçünde İngiltere ayağı yok, İtalya ayağı da yok. Almanya, Avusturya, Hollanda, İsviçre, Belçika ve Norveç var.

Avrupa’da demokratik, özgürlükçü bir devlette yaşayıpta, kendi ülkendeki baskıcı, anti-demokratik bir değişimi onaylamak gerçekten çelişkilerle dolu ve bir izaha muhtaç.

HÜLYA ÇAKICI