Bhopal felaketi!

Kıyametin kopmasını boşuna beklemeyin, zaten her gün kopuyor. Ülkeler ülkeleri sömürmese ülkeler vatandaşlarını, vatandaşlar da vatandaşlarını sömürür. Adaletin dağıtımı sorunluysa o yerde adaleti kimse anlamamış sadece sözlükte görmüştür. Adaletin olmadığı yerde kuvvetliler kendi kurallarını dayatırlar.

3 Aralık 1984 günü, ABD kökenli Union Carbide firmasının Hindistan’da Bhopal’de kurduğu böcek ilacı üreten fabrikadan yanlışlıkla 40 ton metil isosiyanat gazını dışarı atması 18.000 kişinin ölümüne, 150.000’den fazla insanın zehirlenmesine neden oldu. Çevresel etkileri Çernobil faciasından bile korkunç olan bu kaza sonrasında, Bhopal eyaleti doğal afet bölgesi ilan edildi. Greenpeace’in bölgede kazadan 20 yıl sonra, 2004 yılında yaptığı ölçümlerde, toprakta normalin 6 milyon katı toksik madde bulundu.

İnsanların kendilerine ait hür iradeleri ve fikirleri olmayınca, yönetenleri ne derse bir o tarafa bir bu tarafa savrulur. Köle gibi kullanılırlar. İnsanlar dünyanın en tehlikeli canlılarıdır. Bir salgın gibi dünyanın bütün güzelliklerini yok ediyorlar. Dünya’nın her yerinde katliamlar var. İki milyona yakın insan açlıktan ölüyor. Neden dünya bu hale geldi. Bu insanların canı bu kadar mı değersiz.

Ey özgür uluslar şunu unutmayın, olmayan özgürlüğü sağlayabilirsiniz ama yitirdiğiniz özgürlüğü asla. Sırf yolunuz aydınlansın diye yaktığınız yüreklerin küllerinde boğulacaksınız. Ne diyordu Değirmenci dayı; Bu nasıl çark ulan! Buğday bizim, ezilen biziz, unu olan biz, aç kalan hepimiz. Kim bu doymak bilmez şerefsiz! Kaç kulağı olmalı insanın ağlayanları duyabilsin ve kaç insan hayatını kaybetmeli ki, artık bu kadarı fazla densin. Öldüre öldüre geriye sadece çirkin kalpli olanları mı bırakacaksınız. Acılara kayıtsız kalanlar en acınası olanlardır. Bu sistemi isteyen bizleriz. Kapitalizm bir yerlerde tıkanıp kalıyor ve bu tıkanıklığı giderebilmek içinde insan kanı kulanıyor. Bedava yaşamak için kan ve savaş kaçınılmaz ve yoksulluğun olduğu yerde savaş başlar.

İnsan her canlı da kendini ve kendini de her canlıda görebildiği zaman üstün bilince ulaşabilir. Ancak insanoğlunun o bilince ulaşabilmesi için daha binlerce yıllık evrim süreci var önünde. Açgözlü ülkelerin siyasetçileri yüzünden dünya yaşanmaz halde. Dünya nüfusu kadar bir nüfus daha eklense, yeryüzü yine de tüm insanlara yeter ama vicdansızlık ve açgözlülük bir arada olunca insanoğluna acı çekmek kalıyor. Çivisi çıkmış bir dünyada ne ray, ne tren kalmış, küresel güçler de artık anlık dönüşler yapıyorlar.

HÜLYA ÇAKICI

Uzay Halkı

400 milyar yıldızı olan sıradan bir galaksinin, onun sıradan bir yıldızının, sıradan bir gezegeninde yaşıyoruz. Milyarlarca gezegenin içinde sadece dünyanın canlı bulundurması mantıklı mı.

Dünya dışında canlıların veya uzaylıların olduğunu ispatlayabilecek 5 kanıt…

1- Mısır Piramitlerinin Dizayn ve inşaatında uzaylıların müdahalesi spekülasyonları ve Mısır Hiyeroglifleri…

2- Ed White ve James Mcdivitt Haziran 1965’te bir Uzay aracıyla Hawai üzerinden geçerken uzun kolları olan tuhaf görünümlü metalik bir nesne gördüklerini söylemişler. Çektikleri fotoğrafın camdaki pırıltıdan dolayı makinenin gördüğü şeyi olduğu gibi çekemediğini söylemişler. Söylediklerine göre bir video da çekmişler ama yayınlanmasına izin verilmemiş.

3- NASA’nın Ufo ve Uzaylıları insanlardan sakladıkları iddaları. 2015 Haziran ayı Uluslararası Uzay İstasyonu dış yüzeyindeki kameralarından canlı yayın yaparken izleyiciler arka plan da dünyanın atmosferinde ayrılan ve başka bir noktaya ilerleren parlak ve gri bir objeyi görünce NASA’nın yayını şüpheli bir şekilde kesmesi.

4- SOBEPS raporlarına göre, tanıklıkların çoğunda alt yüzeyinde, yarıçapları bir metre civarında üç farı bulunan, üçgen biçimindeki uçan bir cisim betimlenmektedir. Köşelerinde ki bu üç fardan başka cismin orta kısmında dönen ambulans gibi araçlardaki yanıp sönen yuvarlak farlara benzeyen turuncu renkli bir ışık gözlemlenmiştir.

5- Bu kaynakların hiçbirine belki inanmıyabilirsiniz. Evrenin Sınırsız olması ve bizden başka canlıların olmayacağını düşünmemelisiniz. Evrenin gözlemlenebilir kısmında 58 Milyon gezegen olduğu düşünülmektedir. Bu gezegenlerin bir tanesi bile yaşam formu barındırmayacak mı.

Kızılötesi Astronomi Stratosfer Gözlemevi (SOFİA) Mars’ın atmosferinde atomik oksijen tespit ettiği duyurdu. 40 yıldır ilk kez gözlem yapan SOFIA ekibi, elde edilen verilerle Mars’ı çevreleyen gaz tabakasının uzaya ne derece dağıldığını saptamaya çalıştı. Doğa da molekül halinde bulunan oksijen gazı, ultraviyole ışıma yoluyla atmosferin orta tabakalarında atomik halde bulunabiliyor.

Neptün’ün Güneş etrafındaki bir turu 165 yıl sürüyormuş. 1846’daki keşfinden beri ilk turunu 2011’de tamamlamış. Plüton’un 1 yılı 248 dünya yılıdır. Yani 1930’da keşfedildiğinden bu yana güneşin etrafında 1 tam tur atamamış ancak %35’ini katedebilmiştir.

Dünyanın merkezinden ayın merkezine olan mesafe 384400 km’dir. Dünya ve ay arasında birbirine bakan yüzeyler arasındaki mesafe 353104 km’dir.
Merkür 4879.4 km
Venüs 6051.8 km
Mars 6804.9 km
Jüpiter 142984 km
Saturn 120536 km
Uranüs 51118 km
Neptün 49528 km
Plüton 2300 km. Plüton gezegen olmaktan çıkmıştır.

Dünyalıların bu derece uzayı işgal etmesini uzay halkları adına bahtsızlık olarak görüyorum. Belli ki insan ırkından daha üstünler bizimle iletişime geçmediklerine göre onlarda tehlikenin farkında. Evrendeki en tehlikeli varlık insandır, ondan kimse iletişime geçmek istemez.

HÜLYA ÇAKICI

Garip olaylar ülkesiyiz!

Uygarlığın gerçek ölçüsü ne nüfus, ne kentlerin büyüklüğü, ne de üretimdir. Gerçek ölçü, ülkenin yetiştirdiği insanların nitelikleridir.

Karanlığa karşı, karanlıkla mücadele edilmez. Sistem bozuk insanlar sadece kurban. Türkiye’de işini doğru dürüst yapacak ehli insan kalmadı. Paran varsa insansın yoksa bir hiçsin. Kader deyip geçiştirirler olayı, insan hayatı bu kadar ucuz. Hasta mazlum, doktor masum. Sonuç, hakimler hekimleri severler. Hipokrat yemini eden doktorlar göreve başladıktan kısa zaman sonra doktorluğun insani bir görev olduğunu unutuyorlar. Bilgilerini yenilemiyor ve değişik vakalarında olabiliceğini göz ardı ediyorlar. Türkiye’de doktorların %95’i kasap. Kesme, biçme başına göre prim alıyorlar. Doktorlar artık doktor değil pazarlamacı olmuş. Suriyeli doktorları da Kanada, Amerika, Almanya kaptı bize işe yaramazları kaldı.

Her yere tıp fakültesi açarak, performans sistemiyle sağlık sorunu bu kadar çözülür. Sağlıkta devrim dedikleri bu olsa gerek. Ticarethane gibi kime denk gelirsen ya iyisine yada acemisine. Para zoruyla özel okullarda okutulup, sınav zamanı soruları çalarlarsa ne beklenebilir ki, en önemlimiz canımız onların elinde. İşin içinden çıkamayınca kader denir ALLAH suçlanır. Bunalıma girmiş bir toplum, kin ve nefret dolu. Öldürmek ve ölmek böyle kolay oldu.

Şimdiki doktorlara bakın, teknoloji ellerinin değil ayaklarının altında. Ancak bilgi sıfır, şüphe sıfır, ilgi sıfır. Eskilere bakın, teknoloji var mıydı bu kadar. Ancak onlar doktordu gerçek doktor. Bir Türkan Saylan. Lepra Hastanesini nereden nerelere taşıdı, kimlere yardımı olmadı ki. Şimdikiler ise sadece memur. Yeminlerinin ne kadar arkasındalar. İstisnalar mutlaka vardır, beş parmağın beşi de bir değil. Ancak çoğunluk böyle olunca kurunun yanında yaşta yanıyor. İşlerini meslek olarak değil, angarya olarak görüyorlar çünkü. Yarım hoca dinden, yarım doktor candan ediyor.

Türkiye’de hiçbir şey hiçbir zaman normal olmamıştı. Ama son yıllarda ucuz bir ağır drama filminde yaşıyor gibiyiz. Vicdan ve ahlak eğitilmeden, geliştirilmeden yükselen bir zihnin ne topluma, ne de kişinin kendisine fayda sağlayabilir. Zihnen eğitip, ahlaken nadasa bırakacağına hiçbir şey yapma, daha zeki bir canavarın önüne geçmiş olursun en azından. Her vicdanda bir tane elek olsaydı ortaya ince kum tanecikleri çıkmış olurdu.

HÜLYA ÇAKICI

Masumiyet Kehanetleri

 

Kafese kapatılmış bir kızıl gerdan,
Boğar tüm Cennet’i öfkeye.

Kumru ve güvercinlerle dolu bir kumru evi
Titretir Cehennem’in tüm bölgelerini.

Bir köpek, kapısında açlıktan ölen efendisinin,
Haber verir çöküşünü devletin.

Hor görülen bir at yol üstünde
Yakarır insan kanı için Cennet’e.

Her feryadı yaban tavşanının, izi sürülen,
Bir elyaf koparır beyinden.

Bir tarla kuşu, kanadından yaralı,
Susturur bir Kerub’un şarkısını.

Kışkırtılmış ve kavgaya hazırlanmış dövüş horozu
Ürkütür yükselen güneşi.

Her kurtun ve aslanın uluyuşu
Ayağa kaldırır Cehennem’den bir insan ruhunu.

Orada burada gezerken yabani geyik
Uzak tutar insan ruhundan kederi.

Hor görülen bir kuzu yol açar isyana
Yine de bağışlar kasap bıçağını.

Küçük çitkuşu’nu inciten adam
Sevgi görmeyecektir insanlardan.

Kim getirirse öküzü gazaba
Asla sevilmeyecektir kadınlar tarafından

Sineği öldüren oyunbaz oğlan
Tadacaktır düşmanlığını örümceğin.

İşkence eden kişi mayısböceği’nin perisine
Bir kameriye örer sonsuz gecenin içinde.

Yaprağın üstündeki tırtıl,
Yineler sana annenin dertlerini.

Güve ya da kelebeğin kıyma canına,
Çünkü kıyamet yaklaşmakta.

Atını savaş için eğiten
Geçemez asla kutup engelini.

Dilencinin köpeğini ve dul’un kedisini besle,
Sen şişmanlarsın böylece.

Akşamın sona erişiyle uçup giden yarasa
Bunu yapmakla terketmiştir inanmayan beyni

Ziyarete gelen baykuş gece vakti
Dem vurur inançsızın korkusundan.

Yaz türküsünü söyleyen sivrisinek
Zehir üretmekte iftiracının dilinden

Zehri, semender ve yılanın
Teridir kıskançlığın ayağının.

Zehri bir bal arısının
Kıskançlığıdır sanatçının.

ALINTI / Masumiyet Kehanetleri – William Blake

Hz. Muhammed ve çocuk sevgisi

Ey çocuk unutma her şey hayal etmekle başlar, orada güneş var diyorsan vardır. Yine güneş doğuyor çocuklar umutlanın. Sistem okullar da çocuklara empati öğretmez, sahte kahramanlarla süslediği hikayelerle savaşları över, ölümleri kutsar. Kendi ırkıyla gurur duymasını ister, ister ki çocuk ötekilerden nefret etsin. Bu şekilde politik çıkarlar uğruna kendini feda edebilecek gönüllü köleler yetiştirir.

Hz. Peygamber engin bir tevazu içinde çocuklarla her fırsatta ilgilenmiş, şakalaşmış, gördüğünde onlara selam vermiş, hal hatırlarını sormuş, hasta olduklarında ziyaretlerine gitmiş, onların kusurlarını da hoş karşılamıştır. Bundan dolayıdır ki, dünyanın en mutlu çocukları onun yaşadığı dönemin çocuklarıdır diyebiliriz belki de.
İşte hayatımızın her alanı için en güzel örnek olan Hz. Peygamber’in Medine sokaklarındaki miniklerden Zeyd’le olan hatırası: Zeyd 3 yada 5 yaşlarında idi. Zeyd’in çok bağlandığı ve sevdiği adını Umeyr koyduğu küçük bir kuşu vardı. Hz. Peygamber Zeyd’i her gördüğünde “Umeyr’in babası” anlamında “Ebu Umeyr” diye hitap ederdi ona. Bir gün Zeyd’in kuşu öldü. Onun ölümü Zeyd’i çok üzdü. Kuşun öldüğü günler de Hz. Peygamber Zeyd’in evine gitti. Çocuğun kederli hali, Hz. Peygamber’in merhametli kalbini etkiledi. Onu neşelendirmek istedi. Çocuğun saçlarını okşayarak yanağını öptü. Gülümseyerek: “Ya Ebu Umeyr! Nüğayr (serçe kuşuna benzeyen bir kuş veya bülbül) ne oldu?” dedi. “Hayvanı ne yaptın?..” Zeyd, Hz. Peygamber’in kalbe huzur veren ilgisiyle ferahlamıştı.

Kibirden uzak yüksek uç. Onurlu yüksek uçanlara selam olsun. İnsan – vicdan. İnsanda olması gereken en önemli özellik. Vicdanlı olan insanlar bütün olumlulukları, huzuru, iyilikleri barındırır. Dile kemik, zihne fren, insana vicdan ve insaf şart.

Derinliğin dibine baktıkça acı çekmenin asıl nedeni insanın kendisiyle yüzleşmesidir. Çünkü asıl benlik diplerde boğuluyordur. İnsan acısına bakarken yapılan güzellikleri gönül kapısı kapandığı için göremiyor. Hayat o kadar ağır geliyor ki, dünyanın nasıl döndüğünü bile fark etmiyor.

HÜLYA ÇAKICI

 

Birinin Hayatında Bir Fark Oluşturmaya Çalışın!

Okulun ilk gününde 5. sınıfın önünde dururken, öğretmen çocuklara bir yalan söyledi. Çoğu öğretmen gibi, öğrencilerine baktı ve hepsini aynı derecede sevdiğini söyledi. Ancak bu imkansızdı, çünkü ön sırada oturduğu yerde bir yana kaykılmış ismi Mustafa Yılmaz olan bir erkek çocuk vardı. Bayan Mediha bir yıl önce Mustafayı izlemişti ve diğer çocuklarla iyi oynamadığını, elbiselerinin kirli olduğunu ve sürekli olarak kirli dolaştığını gözlemişti. İlave olarak Mustafa tatsız olabiliyordu. Bu öyle bir noktaya geldi ki, bayan Mediha onun kağıtlarını büyük kırmızı kalemle işaretlemekten, kalın çarpılar (x) yapmaktan ve kağıdın üstüne büyük? F? (en düşük derece) koymaktan zevk alır oldu.

Bayan Medihanın okulda, her çocuğun geçmiş kayıtlarını incelemesi gerekiyordu. Mustafanın kayıtlarını en sona bıraktı. Ancak onun hayatını gözden geçirdiğinde bir sürpriz ile karşılaştı.

Mustafanın birinci sınıf öğretmeni şöyle yazmıştı:
Mustafa gülmeye hazır parlak bir çocuk. Ödevlerini derli toplu ve temiz yapıyor ve çok terbiyeli. Onun etrafta olması çok eğlenceli?

İkinci sınıf öğretmeni şöyle yazmıştı:
Mustafa mükemmel bir öğrenci, sınıf arkadaşları tarafından çok seviliyor ama annesinin ölümcül bir hastalığı olduğu için sıkıntı içinde ve evdeki yaşamı mücadele içinde geçiyor.

Üçüncü sınıf öğretmeni şöyle yazmıştı:
Mustafanın annesinin ölümü onun için çok zor oldu. Mustafa elinden gelenin en iyisini yapmaya çalışıyor ama babası ona ilgi göstermiyor ve eğer bazı adımlar atılmazsa evdeki yaşamı yakında onu etkileyecek.

Mustafanın dördüncü sınıf öğretmeni şöyle yazmıştı:
Mustafa içine kapanık ve okulda derslere fazla ilgi göstermiyor. Çok fazla arkadaşı yok ve bazen sınıfta uyuyor.

Bunları okuyunca, bayan Mediha problemi kavradı ve kendinden utandı. Öğrencileri ona güzel kurdelelerle ve parlak kâğıtlara sarılmış hediyeleri getirdiğinde bile çok kötü hissediyordu. Mustafanın hediyesini alıncaya
kadar bu böyle devam etti. Mustafanın hediyesi bir marketten aldığı kalın, kahverengi ambalaj kağıdı ile beceriksizce sarılmıştı. Bayan Mediha onu diğer hediyelerin ortasında açmaktan acı duydu. Bayan Mediha pakette taşlarından bazıları düşmüş yapma elmas taşlı bir bilezik ve çeyreği dolu olan bir parfüm şişesini çıkarınca çocuklardan bazıları gülmeye başladı. Ama o bileziğin ne kadar güzel olduğunu haykırdığında çocukların gülmesi kesildi. Bileziği taktı ve parfümü bileklerine sürdü. Mustafa, o gün okuldan sonra öğretmenine şunu söylemek için kaldı. ‘Öğretmenim bugün aynı annem gibi kokuyordunuz.’

Çocuklar gittikten sonra bayan Mediha en az bir saat ağladı. O günden sonra okuma, yazma ve aritmetik öğretmeyi bıraktı. Bunun yerine çocukları eğitmeye başladı. Bayan Mediha Mustafaya özel ilgi gösterdi. Onunla çalışırken, zihni canlanmaya başlıyor görünüyordu. Onu daha fazla teşvik ettikçe daha hızlı karşılık veriyordu. Yılın sonuna kadar Mustafa sınıftaki en zeki çocuklardan biri oldu ve tüm çocukları aynı derecede sevdiğini söylemesine rağmen, Mustafa onun gözdelerinden biri idi.

Bir sene sonra bayan Mediha kapısının altında Mustafadan bir not buldu. Ona hala tüm yaşamında sahip olduğu en iyi öğretmen olduğunu söylüyordu.

Altı yıl sonra Mustafadan bir not daha aldı. Liseyi bitirdiğini, sınıfında üçüncü olduğunu ve onun hala hayatındaki en iyi öğretmen olduğunu yazmıştı.

Bundan dört yıl sonra bazı zamanlar zor geçmesine rağmen okulda kaldığını, sebatla çalışmaya devam ettiğini ve yakında kolejden en yüksek derece ile mezun olacağını yazan başka bir mektup aldı. Yine Bayan Medihanın tüm yaşamındaki en iyi ve ne favori öğretmen olduğunu yazmıştı.

Sonra dört yıl daha geçti.Ve başka bir mektup geldi. Bu kez fakülte diplomasını aldıktan sonra, biraz daha ilerlemeye karar verdiğini açıklıyordu. Mektup onun hala karşılaştığı en iyi ve en favori öğretmen olduğunu açıklıyordu. Ama simdi ismi biraz daha uzundu. Mektup söyle imzalanmıştı,
Prof. Dr. Mustafa Yılmaz (Tıp Doktoru)

Öykü burada bitmiyor.
Mustafa bir kızla tanıştığını ve onunla evleneceğini söylüyordu. Babasının birkaç hafta önce vefat ettiğini açıklıyordu ve evlenme töreninde Bayan Medihanın damadın annesine ayrılan yere oturup oturamayacağını soruyordu.
Bayan Mediha bunu kabul etti. Taşları düşmüş olan o bileziği taktı, Mustafanın annesinin süründüğü parfümden sürdü. Birbirlerini kucakladılar ve Dr. Mustafa, Bayan Medihanın kulağına şöyle fısıldadı, Bana inandığınız için teşekkür ederim öğretmenim. Bana önemli olduğumu hissettirdiğiniz ve bir fark meydana getirebileceğimi gösterdiğiniz için çok teşekkür ederim.
Bayan Mediha gözlerinde yaslarla fısıldadı, Mustafa yanlış şeylere sahiptim. Bir fark meydana getirebileceğimi bana öğreten sensin. Seninle tanışıncaya dek, nasıl öğreteceğimi bilmiyordum.

Ve Birinin Hayatında Bir Fark Oluşturmaya Çalışın. Her kim olursa olsun.

Hayatta en büyük hazlardan biri, birilerinin hayatlarına dokunarak bir yerlere gelmelerine yardımcı olmaktır, hiç bir karşılık beklemeden.

HÜLYA ÇAKICI

Bana eşlik etmek ister misin?

Bir zamanlar, büyük ve güçlü bir ülkeyi yöneten kralın dört eşi varmış.
Kral en çok dördüncü eşini sever, bir dediğini iki etmez, her şeyin en güzelini, en iyisini ona verirmiş.
Kral üçüncü eşini de çok severmiş. Bu güzelliğin bir gün kendisini terk edebileceğinden korktuğu için onu çok kıskanır üzerine titrermiş.
Kral ikinci eşini de severmiş. Kendisine karşı her zaman iyi ve sabırlı davranan eşi, ne zaman bir derdi olsa daima onun yanında bulunur, sorunun çözümünde ona destek verirmiş.
Kraliçe olan birinci eşiymiş kralın. Onu en çok seven, karşılık beklemeden seven, sağlığına ve hükümranlığına en büyük katkıyı sağlayan bu eşi olmasına rağmen, kral bu eşini hiç sevmez ve onunla hiç ilgilenmezmiş.

Bir gün kral ölümcül bir hastalığa yakalanmış. Yakında öleceğini anladığı ve öldükten sonra yalnız kalmaktan çok korktuğu için, eşlerinden hangisinin ölüm yalnızlığını kendisi ile paylaşmak isteyebileceğini öğrenmek istemiş.

En çok sevdiği dördüncü eşine, “Ölüm yolculuğunda bana eşlik etmek ister misin?” diye sorduğunda, aldığı yanıt kalbine bir bıçak gibi saplanan, kısa ve net, “Mümkün değil!” olmuş.

“Hayatım boyunca seni sevdim, sen benimle birlikte ölmeyi kabul eder misin?” sorusunu üçüncü eşi, “Hayır, hayat çok güzel. Sen ölünce ben yeniden evleneceğim.” diye yanıtlamış ve kral bir kez daha yıkılmış.

“Her sorunumda, her zaman yanımda olan, bana yardım eden sendin. Bu sorunumda da bana yardımcı olur musun?” sorusuna karşı ikinci eşinden, “Bu sorunun için bir şey yapamam. Olsa olsa sana mezarına kadar eşlik eder, güzel bir cenaze töreni yaptırır ve yasını tutarım.” karşılığını almış.

Büyük bir hayal kırıklığı yaşamakta olan kral birinci eşinin sesiyle irkilmiş: “Nereye gidersen git, seninle olurum, seni takip ederim.”
“Ah!” diye inlemiş kral; “Keşke bir şansım daha olsaydı…”

Aslında gerçek yaşamda hepimiz dört eşliyiz…

Dördüncü eşimiz “vücudumuz”! Onun güzel görünmesi için ne kadar zaman, kaynak ve çaba harcarsak harcayalım, öldüğümüzde bizi terk edecektir.

Üçüncü eşimiz “sahip olduğumuz servet ve statümüz”! Ölür ölmez başkalarına yar olacaktır.

İkinci eşimiz “ailemiz ve dostlarımız”! Tüm sorunlarımızı paylaştığımız bu kişilerin en son yapabilecekleri şey, bu dünyadan gözleri yaşlı bizi uğurlamak olacaktır.

Ve birinci eş “ruhumuz”! Hep bizimle olacaktır.

Allah bize o keşkeleri yaşatmasın. Bu ilim ile yaşayalım.